Beş yıl kadar önceydi. Bir cumartesi günü telefonum çaldı. Telefonun diğer ucunda genç, heyecanlı bir ses.
“Ömer abi, ben yeni bir işe başlıyorum. El terminaline ihtiyacım var ama bütçem çok kısıtlı. Elinizde ikinci el, düzgün, sağlam, işimi görecek cihazlar var mı?”
“Var” dedim.
“Peki bugün açık mısınız, gelip bakabilir miyim?”
Cumartesi olduğu için kapalıydık. Ama gencin sesindeki o heyecanı, bir işe başlamanın verdiği telaşı iyi bilirim. Ben de zamanında yaşadım çünkü.
“Sen Gebze’den gelene kadar ben ofisi açarım, gel bakalım” dedim.
Bir süre sonra geldiler. Baktım, otuzlu yaşlarında bir delikanlı. Yanında da altmış beş yaşlarında bir beyefendi. Babasıymış. Oğlu iş kuruyor, babası da yanında gelmiş. Daha o an hoşuma gitti bu manzara.
Genç arkadaşımız cihazları inceliyor, sorular soruyor. Babası ise pek konuşmuyor. Bir ara yanıma yaklaştı, hafifçe kolumdan tuttu. Beni bir kenara çekip kulağıma eğildi.
“Yeğenim, oğlumun çok parası yok. Bütün parasını bu işe koydu. Ne olursun ona düzgün mal ver. Sakın kötü ürün verme.”
Unutamam o cümleyi.
Bir baba düşünün. Altmış beş yaşında. Belki ömrü boyunca çalışmış, çabalamış. Şimdi oğlunun bir iş kurma heyecanına ortak olmuş. Oğlunun yanında pazarlık etmiyor, onun hevesini kırmıyor, işine karışmıyor. Ama fırsatını bulunca da satıcının kulağına eğilip evladını emanet ediyor.
O gün o babanın gözlerinde bir şey gördüm. Evladının başarılı olmasını isteyen bir babanın duasını, endişesini, umudunu…
Cihazlarını verdik. El terminallerini, barkod okuyucularını, yazıcılarını aldı. “Hayırlı olsun” dedik, uğurladık.
Aradan beş yıl geçti.
O gençle irtibatımız hiç kopmadı. İşleri büyüdü, personel sayısı arttı, müşteri portföyü genişledi. Ama kendisi hiç değişmedi. Her aradığında aynı nezaket, aynı beyefendilik, aynı kadirşinaslık. İnsan biraz para kazanınca, işleri büyüyünce bazen eski günlerini, eski insanları unutur. Bu kardeşimiz unutmadı.
Geçtiğimiz günlerde elektronik postama bir davetiye geldi. Kocaeli’de 14.500 metrekarelik yeni bir lojistik üssü açıyormuş.
Davetiyeyi okuyunca bir süre ekrana baktım.
Aklıma hemen o cumartesi günü geldi. İkinci el birkaç cihaz almaya gelen o heyecanlı delikanlı. Yanındaki yaşlı babası. Ve kulağıma fısıldadığı o cümle…
“Oğlumun bütün parası bu işte, sakın kötü mal verme.”
Düşünebiliyor musunuz?
Beş yıl önce sermayesi birkaç ikinci el cihaza ancak yeten o genç, bugün 14.500 metrekarelik bir lojistik tesisinin kapılarını açıyor.
Üstelik hangi beş yılda? Türkiye’de ticaret yapmanın, ayakta kalmanın, yarını hesaplamanın hiç de kolay olmadığı beş yılda.
Hemen telefonumu elime aldım. Mesaj gönderdim.
“Seninle gurur duyuyorum kardeşim.”
Gerçekten duyuyorum.
Çünkü ben bu hikâyenin başını gördüm. Herkes bir insanın vardığı yere bakar. Ben nereden yola çıktığını da biliyorum.
Şimdi bu hikâyeyi neden anlattım?
Biz başarı hikâyelerini genellikle işin sonundan dinliyoruz. Kaç metrekare tesis kurmuş, kaç kişi çalıştırıyormuş, ne kadar ciro yapıyormuş… Bunları konuşuyoruz.
Oysa ben artık bir iş insanının bugün nereye geldiğinden çok, yola çıkarken yanında kimin olduğuna bakıyorum.
O delikanlının yanında babası vardı.
Belki oğluna milyonlarca lira sermaye veremedi. Belki işini büyütecek bağlantıları, kapıları açacak çevresi de yoktu. Ama kalktı, bir cumartesi günü oğluyla birlikte yollara düştü. Onun heyecanına ortak oldu. Satıcıya da evladını emanet etti.
Bazen bir babanın evladına verebileceği en büyük sermaye para değil, arkasında durmasıdır.
Bir de ana baba duası var elbette.
Bizim bu topraklarda ticaretin yalnızca hesap kitapla, sermayeyle, pazarlamayla yapılmadığını bilenler bilir. İşin içinde emek olacak, dürüstlük olacak, sabır olacak. Bir de anne babanın gönlü, duası olacak.
O yüzden gençlere hep şunu söylemek istiyorum:
İnanıyorsanız kolay kolay vazgeçmeyin. Başladığınız yerden utanmayın. İkinci el bir cihazla iş kurmaktan, küçük bir dükkânda çalışmaktan, babanızla birlikte müşteri kapısı çalmaktan çekinmeyin.
Ama bir gün işleriniz büyüdüğünde, geldiğiniz yeri de unutmayın.
Hele o ilk gün yanınızda duran insanları hiç unutmayın.
Çünkü bazı büyük şirketlerin temeli milyon dolarlık yatırımlarla değil, bir babanın “Oğluma kötü mal verme” diye fısıldadığı o küçücük cümleyle atılıyor.
LİYAKATE ÖZLEM
Geçtiğimiz günlerde Adnan Dalgakıran’ın İstanbul Sanayi Odası Başkanı seçilmesi üzerine bir video çektim. Babasından devraldığı küçük atölyeyi dünya çapında bir sanayi kuruluşuna dönüştüren, yıllardır Türk sanayisinin meselelerini konuşan, ezber bozan bir sanayicinin başkanlığını anlattım.
Video daha ilk gününde bir milyon izlendi!
Doğrusu beni şaşırtan izlenme sayısı değil, insanların verdiği tepkiydi. Yorumları okudukça başka bir şey fark ettim. İnsanlar yalnızca Adnan Dalgakıran’ı tebrik etmiyordu. İşin mutfağından gelen, üreten, bilen, tecrübesiyle konuşan insanların sorumluluk üstlenmesine duydukları özlemi dile getiriyorlardı.
Demek ki mesele yalnızca bir sanayi odasının başkanlık seçimi değilmiş.
Toplumda liyakate, ehliyete, işin ehlinin işin başına geçmesine yönelik çok güçlü bir arayış var.
İnsanlar artık koltuğun sahibini değil, koltuğa oturanın ne bildiğini, ne ürettiğini, ne başardığını konuşmak istiyor.
Bir milyon izlenmenin bana anlattığı buydu.
Bu ülkede insanlar yalnızca başarılı olmak istemiyor, hak eden insanların da hak ettikleri yerlere geldiğini görmek istiyor.


