Kıbrıs meselesi, uluslararası platformlarda ve medya kürsülerinde sıkça zaman zaman müzakere masasında harcanan bir teknik detay, zaman zaman da Doğu Akdeniz’deki enerji hamleleriyle anlık olarak parlayan geçici bir başlık gibi ele alınır. Oysa Kıbrıs, Türk devlet aklı ve millî güvenlik doktrini açısından hiçbir zaman yalnızca coğrafi bir ada meselesi olmamıştır; olamaz da. Bu mesele; stratejik derinliğin, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerin, deniz yetki alanlarının ve Türk milletinin tarihî sorumluluğunun kesiştiği ana omurgadır.
Bugün adada yaşanan yoğun diplomatik hareketliliği de ancak bu stratejik ve tarihî perspektifle okuyabiliriz. Zira mesele, iki liderin samimiyetsiz masalarda bir araya gelip gelmeyeceği, yeni geçiş kapılarının açılıp açılmayacağı ya da teknik komitelerin hangi usulle toplanacağı değildir. Asıl ve bertaraf edilemez mesele, Kıbrıs Türk halkının siyasi iradesinin hangi egemen zeminde ve hangi hukuki statüyle muhatap alınacağıdır.
Diplomatik trafik ve çarpık uluslararası zemin
Son haftalarda yaşanan diplomatik gelişmeler, Kıbrıs meselesindeki temel çelişkiyi bir kez daha ortaya koydu.
20 Ekim’de Kıbrıs Türk ve Rum liderleri, BM himayesinde bir araya geldi. Güven artırıcı tedbirler ve müzakere yöntemleri ele alındı. Ardından BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín adaya gelerek taraflarla görüştü. 9 Kasım’da üçlü zirve yapılması kararlaştırıldı.
Diplomatik temaslar BM ile sınırlı kalmadı. Avrupa Birliği cephesinde de görüşmeler sürdü. Ekim ayı sonunda Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Mehmet Dânâ, Brüksel’de Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu yetkilileriyle bir araya geldi. Görüşmelerde Kıbrıs Türk halkının yıllardır maruz bırakıldığı izolasyon, karma evliliklerden doğan çocukların AB vatandaşlığı hakları ve doğrudan ticaretin önündeki engeller gündeme getirildi.
Ne var ki Avrupa Birliği’nin yaklaşımında değişen bir şey yok. Bunun son örneği, 4 Kasım’da yayımlanan 2026 Türkiye Raporu oldu. Genişlemeden Sorumlu Komiser Marta Kos’un sorumluluğunda hazırlanan raporda, Türkiye’nin Kıbrıs politikası ve iki devletli çözüm yaklaşımı eleştirildi. Ankara’dan Rum yönetimini muhatap alması ve BM parametreleri çerçevesinde hareket etmesi istendi.
Türkiye ise raporun peşin hükümlü olduğunu, Rum-Yunan tezlerini esas aldığını ve adadaki gerçekleri göz ardı ettiğini belirterek tepki gösterdi.
Asıl mesele tam da burada başlıyor. Avrupa Birliği, Kıbrıs’ta çözümün iki toplumun iradesiyle mümkün olduğunu söylüyor. Peki, Kıbrıs Türk halkının doğrudan ve eşit bir siyasi özne olarak tanınma talebine neden aynı yaklaşımı göstermiyor?
2004 Annan Planı ve değişmeyen haksızlık
Bugünkü çelişkinin temelinde 24 Nisan 2004’te yapılan Annan Planı referandumu var. Kıbrıs Türk halkı plana yüzde 64,9 oranında evet derken, Rum halkının yüzde 75,8’i hayır dedi.
Buna rağmen 1 Mayıs 2004’te bütün adayı temsil ettiği kabul edilen Rum yönetimi Avrupa Birliği’ne üye yapıldı. Çözüm iradesi gösteren Kıbrıs Türk halkı ise uluslararası izolasyonla baş başa bırakıldı.
Aradan geçen yıllara rağmen bu haksızlık giderilmedi. Rum yönetimi uluslararası alanda adanın tek meşru temsilcisi olarak kabul edilirken, Kıbrıs Türkleri doğrudan uçuş, ticaret ve diplomatik temas gibi en temel haklardan mahrum bırakıldı.
Şimdi bir düşünelim. Uluslararası alanda bütün imkânlara sahip bir tarafla, varlığını ve temsil hakkını kabul ettirmek için mücadele eden diğer taraf aynı masaya oturduğunda gerçekten eşit şartlardan söz edilebilir mi?
Doğu Akdeniz’in jeopolitik düğümü ve ekonomik güvenlik
Mesele yalnızca diplomatik statüden ibaret değil. Doğu Akdeniz bugün enerji hatları, deniz yetki alanları ve güvenlik ittifakları üzerinden yeniden şekilleniyor. Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında gelişen enerji ve güvenlik iş birlikleri, Türkiye’yi ve KKTC’yi dışarıda bırakmayı hedefleyen stratejik bir tablo ortaya koyuyor.
Türkiye ile KKTC arasındaki enerji projeleri ve stratejik iş birlikleri ise bu denklemin diğer tarafını oluşturuyor. Zira enerji güzergâhları yalnızca ekonomik yatırım değildir; aynı zamanda siyasi nüfuz ve güvenlik meselesidir.
Kıbrıs Türk halkının ekonomik refahı, enerjiye erişimi, ticaret imkânları ve dünyayla bağlantısı da millî güvenliğin ayrılmaz parçasıdır. Güvenlik yalnızca askerî caydırıcılıkla sağlanmaz. Gençlerine iş, üretim ve gelecek umudu sunamayan bir ekonomik yapının kalıcı güvenlik üretmesi de mümkün değildir.
Siyasi eşitlik ve Türk devlet aklının kararlılığı
Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın KKTC ziyareti, Türkiye ile Kıbrıs Türk halkı arasındaki güçlü istişarenin ve dayanışmanın önemli bir göstergesidir. Rum yönetiminin bu ziyarete gösterdiği tepki ise adadaki siyasi zihniyet farkının hâlâ devam ettiğini ortaya koymaktadır.
9 Kasım’da yapılması planlanan üçlü görüşmeye bu gerçekler ışığında yaklaşmak gerekiyor. Yeni geçiş kapılarının açılması ve güven artırıcı adımlar elbette önemlidir. Ancak bunlar siyasi eşitliğin ve egemenlik hakkının yerine geçemez. İnsanların hayatını kolaylaştırmak başka, Kıbrıs Türk halkının uluslararası statüsünü tanımak başkadır.
Kıbrıs’ta kalıcı çözüm, ancak sahadaki gerçeklerin ve iki tarafın iradesinin kabulüyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının egemenliği ve güvenliği pazarlık konusu yapılamaz. Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğü de bu güvenliğin temel teminatıdır.
Unutulmamalıdır ki Kıbrıs Türkü, başkalarının kendisine biçtiği geleceği bekleyen bir topluluk değildir. Kendi tarihi, iradesi ve kurumlarıyla Doğu Akdeniz’in asli unsurlarından biridir.
Türk devlet aklının önündeki görev açıktır. Kıbrıs Türk halkının eşit ve egemen varlığı yalnızca açıklamalarda değil, sahada, müzakere masasında ve uluslararası alanda da karşılık bulmalıdır. Kıbrıs Türkü’nün geleceği başkalarının insafına bırakılamaz.


