Bir ülkenin haritasına baktığınızda ne görürsünüz? Sadece şehir sınırlarını, dağları, nehirleri ya da kıvrılıp giden yolları mı?
Aslında o harita bize çok daha derin, çok daha kadim bir hikâye anlatır...
Devletin vatandaşına nasıl el uzattığını, kaynaklarını nasıl hakkaniyetle paylaştırdığını, milletinin derdiyle nasıl hemhâl olduğunu ve geleceğini hangi idari akılla inşa ettiğini...
Harita, bir milletin coğrafi tablosu olduğu kadar, o coğrafyayı yöneten iradenin de aynasıdır.
İşte bu yüzden, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin kamuoyuyla paylaştığı “100 il, 1000 ilçe” hedefini yalnızca “Hangi ilçeye tabela asılacak, sınır nereden çizilecek?” dar parantezinde okursak çok büyük bir eksiklik yapmış oluruz.
Karşımızda sadece idari sınırları değiştiren teknik bir taslak yok; Türkiye’nin önümüzdeki yarım asrını şekillendirecek, devleti hantallıktan kurtarıp millete daha da yakınlaştıracak köklü ve bütüncül bir reform vizyonu var.
Gelin, meselenin ruhuna ve derinliğine birlikte inelim.
Hayatın akışı değişti, idaremiz geride kalamaz
Türkiye artık eski Türkiye değil. Nüfusumuz yer değiştiriyor, sanayimiz Anadolu’nun dört bir yanına kök salıyor, ulaşım ağlarımız devasa bir lojistik ring oluşturuyor ve ekonomik ilişkilerimiz kabuk değiştiriyor.
Dün bir il merkezine bağlı mütevazı bir kasaba olan pek çok ilçemiz, bugün kendi etrafında devasa bir çekim ve üretim merkezi hâline gelmiş durumda.
Sanayisiyle, tarımıyla, turizmiyle, yüksekokullarıyla bölgesini sırtlayan cazibe noktalarına dönüştüler.
Ancak hayat bu kadar hızlı akarken, idari yapımız maalesef bu hıza her zaman yetişemiyor.
Vatandaşımız hâlen en temel bir kamu hizmetine ulaşabilmek için onlarca kilometre yol katetmek zorunda kalıyor.
Mevcut il merkezlerimiz ise artan nüfus ve hizmet yükü altında eziliyor, nefes almakta zorlanıyor.
Sayın Bahçeli’nin işaret ettiği 19 yeni il adayı; İç Anadolu’dan Polatlı ve Konya Ereğli; Karadeniz’den Ünye, Vezirköprü ve Zonguldak Ereğli; Doğu Anadolu’dan Erciş, Doğubayazıt ve Ahlat; Güneydoğu’dan Ergani, Midyat ve Siverek; Akdeniz’den Elbistan, Kozan, Alanya ve Tarsus; Ege’den Fethiye ve Akhisar; Marmara’dan Lüleburgaz ve Bandırma, tam da bu hayati gerçeklikten doğuyor.
Burada kıstas asla basit bir nüfus sayımı veya statü verme yarışı değil. Demografik gelişim, kentleşme düzeyi, mevcut merkezlere olan uzaklık, üretim kapasitesi, tarihî birikim ve en önemlisi o yerleşimin çevresine ağabeylik edip edemeyeceği ölçülüyor.
Yani amaç, sadece tabelaları değiştirmek değil; bölgesel kalkınmanın yeni ve güçlü lokomotiflerini ateşlemektir.
Asıl reform: Masadaki idareyi sahaya indirmek
İşin en stratejik, en heyecan verici tarafı ise şüphesiz yeni vilayetlerin ötesine geçen o büyük yönetim reformu teklifi.
Çok iyi biliyoruz ki; sistem aynı kaldıktan, zihniyet dönüşmedikten sonra idari sınırları değiştirmek tek başına verimlilik getirmez.
Aksine, doğru kurgulanmamış yeni birimler bürokrasiyi azaltmak bir yana, kırtasiyeciliği artırabilir.
Yeni kurulan bir ilin bütçesi, personeli, yetki sınırları ve denetim mekanizmaları en baştan akılcı bir mimariyle kurulmalıdır.
İşte bu noktada Sayın Bahçeli’nin; Büyükşehir Belediyesi Kanunu’ndan İl İdaresi Kanunu’na, Belediye Kanunu’ndan Köy Kanunu ve İl Özel İdaresi Kanunu’na kadar beş temel yasayı aynı masaya yatırması, tarihî bir sorumluluğun ifadesi.
Merkezî idare ile taşra teşkilatı, yerel yönetimler ile muhtarlık müessesesi arasında uyum sağlanmadan bütüncül bir başarı elde edilemez.
Görev paylaşımı net, sorumluluk açık, denetim ise tavizsiz olmalıdır!..
Ranta ve usulsüzlüğe geçit yok: "Hadim Devlet" anlayışı
Yerel yönetimler; vatandaşın devlete ilk dokunduğu, çöpten imara, sosyal yardımlardan kentsel yaşama kadar günlük hayatın tam kalbinde yer alan kurumlar. Dolayısıyla bu alanlardaki en küçük bir zaaf, doğrudan devletin adaletine ve şefkatine gölge düşürür.
İmar kararlarının kişisel çıkarlara alet edilmesi, kamu kaynaklarının israf edilmesi veya denetim mekanizmalarının işlevsizleşmesi sadece birer idari kusur değildir; milletin rızkına ve geleceğine uzanan haksızlıklardır.
Sayın Bahçeli’nin yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet ve imar rantı gibi başlıklara özellikle parmak basması son derece kıymetli. Kamu kaynağının tek ve gerçek sahibi asil millettir. O kaynağı kullanan her makam, millete hesap vermeye mecburdur.
Sayın Genel Başkan’ın veciz ifadesiyle; bizim aradığımız “hantal değil, hadim (hizmetkâr) devlet” iradesidir.
Devletin büyüklüğü, binalarının ihtişamıyla değil; vatandaşına ne kadar hızlı uzandığı, adaleti ne kadar taze tuttuğu ve kamu kaynaklarını ne kadar namuslu yönettiğiyle ölçülür.
Geleceğin Türkiye’sini birlikte kurmak...
Elbette böylesine devasa bir dönüşümün maliyeti, teknik altyapısı ve TBMM’deki yasama iradesi titizlikle ele alınacaktır. Her yeni birimi sıfırdan ve yüksek maliyetlerle kurmak yerine, mevcut binaların, araçların ve yetişmiş personelin imkânlarından azami ölçüde yararlanılacak akılcı bir model benimsenmelidir.
Amaç harcamak değil, tasarruf ve etkinliği aynı anda yakalamaktır. Muhtarlıkların güçlendirilmesi, kamu personel rejiminde liyakat, ehliyet ve kurumsal devamlılığın esas alınması da bu büyük zincirin vazgeçilmez halkalarıdır. Doğru yetkinin doğru insana verilmediği bir sistemde başarıdan söz edilemez.
Kıymetli okurum, gelin şu gerçeğin altını hep birlikte çizelim; bugün masada duran şey, sadece harita üzerinde oynanan birkaç çizgi değişikliği değil. Karşımızda; değişen dünyayı okuyan, nüfus hareketlerini doğru tahlil eden, yerel dinamikleri harekete geçiren ve Türkiye Yüzyılı’nın idari altyapısını bugünden ören büyük bir devlet aklı var.
Türkiye büyüyor, Türkiye güçleniyor...
Bu büyük ülkeye yaraşan da hantal yapışkanlardan arınmış, pırıl pırıl, hadim ve kudretli bir devlet organizasyonudur...

