Bugün İsrail’de sandıklar kuruluyor. Üstelik bu seçim, yalnızca kimin başbakan olacağını belirleyecek sıradan bir iktidar yarışı değil. 1988’den bu yana ilk kez görev süresini tamamlayan bir Knesset’in ardından İsrail, 7 Ekim 2023 sonrasında şekillenen siyasi ve güvenlik düzenini oylayacak.
İsrail’de kimin kazanacağı, kimin kaybedeceği ve katil Netanyahu’nun koltuğunu koruyup koruyamayacağı elbette önemli. Ancak bizim için asıl mesele, sandıktan hangi sonucun çıkacağından çok Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve bu yıkımın İsrail’in siyasi geleceğiyle nasıl iç içe geçtiğidir.
Masamızda ne kadar diplomatik terim, ne kadar seçim simülasyonu, ne kadar koalisyon hesabı olursa olsun, Gazze’de hayatını kaybeden bebekleri, ailesini kaybeden çocukları, evleri yıkılan sivilleri bu tartışmanın dışında bırakamayız. Bir tarafta seçim kampanyaları ve iktidar hesapları, diğer tarafta hayatı altüst olmuş milyonlarca Filistinli var. İsrail’in iç siyaseti konuşulurken bu tablonun görünmez hâle gelmesine izin veremeyiz.
Asıl soru şu; Netanyahu giderse ne değişecek? Yeni bir hükûmet kurulması Gazze’ye yönelik politikaların değişmesini sağlayacak mı? Batı Şeria’daki yerleşim politikaları, Filistinlilerin temel hakları ve bölgedeki askerî gerilim konusunda gerçek bir dönüşüm görebilecek miyiz? Yoksa yalnızca aynı siyasi çizginin farklı bir yüzüyle mi karşılaşacağız?
Çünkü bu seçimlerin sonuçları yalnızca İsrail siyasetinin geleceğini değil, Filistinlilerin hayatını, bölgesel dengeleri ve uluslararası toplumun hukuk karşısındaki tutumunu da ilgilendiriyor.
Dünyanın gözü İsrail’de, peki neyi bekliyor?
Uluslararası analizlere baktığımızda karşımıza çıkan en önemli mesele, katil Netanyahu’nun siyasi geleceği kadar İsrail’deki iktidar değişikliğinin ne ölçüde politika değişikliğine dönüşebileceği.
Washington ve Londra merkezli değerlendirmelerde katil Netanyahu’nun liderliğine yönelik itirazlarla İsrail’in güvenlik yaklaşımının birbirinden ayrılması gerektiği görülüyor. Katil Netanyahu’nun gitmesi, Batılı başkentlerle ilişkilerde yeni bir diplomatik alan açabilir. Ancak bu durum, Gazze politikasının veya Filistin meselesine yaklaşımın kendiliğinden değişeceği anlamına gelmiyor.
Nitekim İsrail’de katil Netanyahu karşıtı siyasi blokun önündeki en önemli sorunlardan biri, ortak bir hükûmet kurabilecek ölçüde birleşip birleşemeyeceği. Seçim araştırmaları da hiçbir blokun 120 sandalyeli parlamentoda hükûmet kurmak için gereken 61 sandalyeye kolayca ulaşamayabileceğine işaret ediyor. Dolayısıyla sandıktan çıkacak sonuç kadar, seçim sonrasında kurulacak ittifakların niteliği de belirleyici olacak.
Orta Doğu’ya, Çin perspektifinden baktığımızda ise farklı bir hesapla karşılaşıyoruz. Pekin açısından Orta Doğu, enerji güvenliği, ticaret yolları ve Kuşak ve Yol girişiminin sürdürülebilirliği bakımından stratejik öneme sahip. İsrail’in uzun süreli askerî gerilimlerin içine sıkışması, yalnızca bölgesel güvenliği değil, ekonomik ilişkileri ve diplomatik hareket alanını da etkiliyor. Bu nedenle İsrail’de siyasi istikrarsızlığın derinleşmesi, Çin’in bölgeye ilişkin hesaplarından bağımsız düşünülemez.
Moskova açısından da mesele yalnızca katil Netanyahu’nun siyasi geleceği değil. Suriye sahası, İran’la ilişkiler ve ABD’nin bölgesel ağırlığı, İsrail seçimlerinin sonuçlarından etkilenebilecek başlıca başlıklar. Bununla birlikte, İsrail’de başbakanın değişmesi, Washington ile Tel Aviv arasındaki köklü stratejik ilişkinin bir anda ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.
Arap dünyasında ve Filistin meselesini yakından takip eden bölgesel çevrelerde ise daha temel bir soru öne çıkıyor: Yeni yönetim, işgalin sonuçlarını değiştirecek mi? Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişlemesi, Filistinlilerin yaşadığı hak kayıpları ve Gazze’nin geleceği konusunda somut bir politika değişikliği olacak mı?
Avrupa’da ise uluslararası hukuk, iki devletli çözüm ve İsrail’in küresel kamuoyundaki itibarı tartışmanın önemli başlıkları arasında. Katil Netanyahu’nun siyasi geleceği ne olursa olsun, Gazze’de yaşanan soykırımın doğurduğu insani ve hukuki soruların bir seçim gecesinde ortadan kalkması mümkün değil.
Bütün bu farklı perspektifler, bizi aynı temel soruya götürüyor. İsrail’de bir liderin değişmesi, ülkenin siyasi yöneliminin de değişeceği anlamına gelmiyor. Asıl mesele, Netanyahu sonrasında İsrail’in Gazze’ye, Filistinlilere ve bölgesel güvenliğe ilişkin politikalarında gerçek bir dönüşüm yaşanıp yaşanmayacağı.
Gazze seçim kampanyasının neresinde?
İşin en düşündürücü tarafı da burada.
İsrail’de seçmenler 7 Ekim saldırısının ardından yaşanan güvenlik krizini, katil Netanyahu’nun sorumluluğunu, askerlik yükümlülüklerine ilişkin tartışmaları ve ülkenin iç siyasi geleceğini değerlendiriyor. Ancak Gazze’de yürütülen askerî politikaların insani sonuçları, seçim tartışmasının merkezinde aynı ağırlıkla yer almıyor.
Oysa Gazze, İsrail’in yalnızca askerî gücünü değil, siyasi tercihlerini, uluslararası ilişkilerini ve gelecekte nasıl bir devlet olmak istediğini de ortaya koyan bir sınav alanı.
Seçim arifesinde Gazze’nin geleceğine ilişkin güvenlik ve idari düzenlemelerin ertelenmesi de bu meselenin siyasi hesaplardan bağımsız ele alınamadığını gösteriyor. Bir bölgenin geleceği, orada yaşayan insanların hayatı ve temel hakları söz konusuyken kararların seçim takvimine göre şekillenmesi başlı başına sorgulanması gereken bir durum.
Katil Netanyahu’nun iktidarını korumak için Gazze’deki yıkımı bilinçli biçimde sürdürdüğünü kesin bir hüküm olarak ileri sürmek yerine, daha temel bir soruyu sormak gerekiyor: Bir hükûmetin siyasi geleceğiyle askerî politikaları arasındaki ilişki nasıl denetlenecek? Sivil kayıpların hesabı kimden sorulacak? Güvenlik gerekçesi, uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri ortadan kaldırabilir mi?
Elbette hayır.
Hiçbir seçim sonucu, hiçbir koalisyon anlaşması ve hiçbir güvenlik söylemi sivillerin hayatını değersizleştiremez. Uluslararası hukuka ilişkin tartışmaların siyasi tercihlere göre değil, somut eylemler ve hukuki sorumluluklar üzerinden yürütülmesi gerekir.
Gazze’de yaşanan yıkımın hesabı da İsrail’de kimin başbakan olduğundan bağımsız olarak sorulmalıdır.
Sandık değişir, zihniyet değişir mi?
Yarın oylar sayıldığında parlamentodaki sandalye dağılımlarını, yeni koalisyon senaryolarını ve katil Netanyahu’nun siyasi geleceğini konuşacağız. Belki yeni bir hükûmet kurulacak, belki de siyasi tıkanıklık nedeniyle uzun müzakereler yaşanacak.
Fakat bir ülkenin başbakanının değişmesi, o ülkenin bütün politikalarının değiştiği anlamına gelmez. İsrail’de de asıl sınav, siyasi tabelaların ve liderlerin değişmesinden sonra başlayacak.
Gazze’de kalıcı bir ateşkesin, insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasının, sivillerin korunmasının ve Filistinlilerin temel haklarının güvence altına alınmasının önünü açmayan bir siyasi değişim, bölgeye beklenen barışı getirmeyecektir. Batı Şeria’daki yerleşim politikaları ve Filistinlilerin geleceği konusunda da somut adımlar atılmadıkça, yeni bir hükûmetin varlığı tek başına umut için yeterli olmayacaktır.
İsrail’in güvenlik kaygıları elbette bölgesel denklemde bir gerçekliktir. Ancak güvenlik, başka bir halkın sürekli güvensizlik, yoksunluk ve yıkım içinde yaşaması üzerine kurulamaz. Kalıcı barış, yalnızca bir tarafın güvenliğini değil, herkesin haklarını ve geleceğini dikkate alan bir siyasi iradeyle mümkün olabilir.
Uluslararası toplumun görevi, İsrail’deki iktidar yarışını yalnızca bir demokrasi sınavı olarak izlemek değil; Gazze’deki insani felaketin sona ermesi, sivillerin korunması ve uluslararası hukuk ihlallerine ilişkin iddiaların bağımsız biçimde soruşturulması için sorumluluk almaktır.
Sandıklar kurulur, hükûmetler değişir, liderler siyasi sahneden çekilir. Fakat yıkılan evler, yarım kalan hayatlar ve ailesini kaybeden çocukların acısı bir seçim gecesinde ortadan kalkmaz.
İsrail’de bugün sandık başına gidilecek. Ancak asıl mesele, yarın hangi liderin kazanacağı değil; bu coğrafyada barışın, adaletin ve insan hayatına saygının kazanıp kazanamayacağıdır.
Çünkü sandıktan bir hükûmet çıkar; fakat barış, ancak adaletle kurulur.

