Kaydet
|

“Devlet soylu küheylandır muhannesler binebilmez”, der şair. Darbe ile işbaşına gelerek devlet atına binenlerin de nerede inecekleri asla belli olmaz. Zira onlar ne milletin ne de devletin temsilcileri olabilirler. Kendilerine bu yolu açan yabancıların gönüllü köleleri olmaktan öteye asla gidemezler.

İşte Abdülaziz Han’ı tahtından alaşağı edip şehit ettiren cunta da gözü kara bir şekilde Osmanlı Devleti’ni Ruslarla "93 Harbi" denilen 1877-78 harbine sürüklemişti. Devlet için büyük bir yıkıma sebebiyet veren bu harbi, yeni padişah II. Abdülhamid Han hiçbir şekilde istemiyordu. Büyük devletler de bu konuda padişahın düşüncesine uygun bir siyaset benimsemişlerdi.

Nitekim İngiltere Rusya’nın atacağı adımlardan endişe duyduğundan iki taraf arasında bir savaş çıkmasını arzu etmiyordu. Bu sebeple teşebbüslerde bulunarak tarafları 1877 baharında Londra’da topladı. Görüşmeler neticesinde 31 Mart’ta İngiltere, Almanya, Rusya, Fransa, Avusturya-Macaristan ve İtalya arasında Londra Protokolü imzalandı.

Bu protokol, Bâbıâli’ye, Tersane Konferansı kararlarından daha hafif ıslahat şartları teklif ediyordu. Birkaç Balkan eyaletinde Hıristiyan tebaa lehine yapılacak bu ıslahat mukabilinde Büyük Devletler, Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’nin sınırlarını garanti ediyorlardı. Rusya da mecbur kalarak bu kararlara uymak zorunda kalmıştı.

Londra Protokolü’nün başlıca şartları, Karadağ’a Hersek sancağından Ortodokslarla meskûn iki kazanın verilmesi, Karadağ’ın gene Osmanlı’ya tâbi olmakta devam etmesi, Bulgaristan ve Bosna-Hersek’te bizzat Bâbıâli tarafından ıslahat yapılmasıydı.

Buna rağmen Bâbıâli, 10 Nisan’da Londra Protokolü’nü reddetti. Bilhassa Karadağ’a arazi bırakılamayacağı, Büyük Devletlere bildirildi. Bunun üzerine Rus Çarı, Karadağ’a sadece Nikşik kazasının bırakılması şartıyla savaşı önleyebileceğini Bâbıâli’ye tebliğ etti.

Aslında Rus Çarı II. Aleksandr da Abdülhamid Han gibi harp yanlısı değildi. Hiç olmazsa bu kazayı Karadağ’ın uhdesine alarak kamuoyunu yumuşatmayı düşünüyordu. Aksi takdirde halkın muhalefetinden endişe duyuyordu. Ayrıca uzlaşma istemeyen taraf hâline gelerek İngiltere’nin tepkisini çekmek istemiyordu.

Çar II. Aleksandr, Londra Protokolü’nün (31 Mart 1877) Bâbıâli tarafından reddedilmesi üzerine şark meselesini halletmek ve Osmanlı tebaası Hristiyanları korumak iddiasıyla 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti.

Ahmed Cevdet Paşa, 93 Harbi'ne karar verilmesiyle alakalı ordunun durumundan ve mali sıkıntıdan bahsettikten sonra şöyle bir değerlendirmede bulunmaktadır:

“Rus generallerine karşı büyük ordulara komuta edecek kumandanlarımız yok gibi idi. Mali durumumuz da bozuktu. Velhâsıl ol vakit muharebe yoluna gitmek bizce hiç câiz değil idi. Lâkin ilk önce Midhat Paşa umumi efkârı savaşa teşvik ile muharebe yoluna sevk etti. Sanki topu o doldurdu. Redif Paşa ile Mahmud Paşa dahi ateş ettiler. Devleti bir büyük belanın içine attılar.”

Gerçekten de Mithat Paşa ve avanesi, İngiltere’nin mutlaka yanlarında olacağı gibi muğlak ve sığ bir düşünceyle hareket etmişti. Rus tarafı ise İgnatiyef vasıtasıyla bütün Avrupa başkentlerini gezerek antlaşma zemini aramış ve devletlerin tarafsızlıklarını temin etmiş bulunuyordu. Osmanlı Meclis-i Mebusanı dünyadaki gelişmelerden bîhaber savaş nutukları çekmekle meşguldü.

Savaşmak padişahı tahttan indirmeye benzemiyor!

Ahmed Cevdet Paşa’nın değerlendirmelerinin ne kadar isabetli olduğu savaş başlar başlamaz anlaşılacaktı. Muzafferiyet merkezde savaş çığlıkları atmakla gelmiyordu. Cephede yerinde hareketler ile kazanılıyordu.

Rus harp planı kapsamında Rus ordusu Tuna Cephesi’nde iki grup şeklinde teşkil edilecekti. Birinci grup Tuna Nehri ve Balkan Dağları’nı geçer geçmez 100 bin civarında askerle İstanbul’a yürüyecekti. Böylece muhtemel Fransız ve İngiliz müdahalesinin önüne geçilmiş olacaktı. Seksen bin kişilik diğer grup ise Rusçuk ve Şumnu’da konuşlu Osmanlı kuvvetlerine karşı yürüyerek İstanbul’a yürüyen ordunun gerisini tutarak ikmal hattının güvenliğini sağlayacaktı.

Haziranın sonuna kadar geçen süre zarfında en dikkat çekici şey, Osmanlı ordusunun Tuna’yı geçerek Rus hatlarına karşı herhangi bir taarruza girişmemesiydi.

Tuna Umum Kuvvetleri Komutanı Abdülkerim Nadir Paşa idi. Hüseyin Avni Paşa’nın adamı olup Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesinde rol oynamıştı. Ancak düşman karşısında savaşmak padişahı tahttan indirmeye benzemiyordu. Emrinde iki yüz bin kişilik kuvvet bulunduğu hâlde ne yapacağını bilemez bir hâlde idi.

Birliklerini Bulgaristan’ın dört bir yanında geniş hat üzerinde konuşlandırmıştı. Ordunun büyük kısmı Şumnu, Rusçuk Silistre, Varna, Niğbolu, Dobruca ve Vidin gibi merkezlerde toplanmıştı.

Abdülkerim Nadir Paşa Şumnu civarında kalarak müstahkem mevki savunmaları ile Rus ordusunu durdurmayı hedefliyordu. Ancak, haberdar olmadığı şey, Rus ordusunun müstahkem mevzilerle oyalanmayıp hızla İstanbul’a yürümek istediğiydi. Onun çakılı kalması ve Rus ordusunun rahatlıkla Tuna’yı geçmesi vaziyeti son derece nazik bir hâle getirdi...

Rus ordusunun Tuna’yı geçmesi üzerine Serasker Redif Paşa ve Hassa Müşiri Namık Paşalar da İstanbul’dan cephe hattına gönderildiler. Padişah sürekli olarak sürekli Rus ordusunun ilerleyişinin durdurulması yönünde tedbir alınmasını emrederken paşalar cephe hattında bir değişikliğe gidemeden atıl vaziyette duruyorlardı. Tuna Nehri’nin savunması ortada görünmüyordu. Daha savaşa girmeden emir komuta sanki işlemez hâle gelmişti.

Haziran ayı ortalarında Osman Paşa, Başkomutan Abdülkerim Nadir Paşa’ya özetle şu planı teklif etmişti:

“Osman Paşa, müstahkem Vidin Kalesi’nin savunulması için on iki tabur kadar bir kuvvet bırakıp, komutasında bulunan on dokuz tabur ile harekete geçecektir. Süratli bir hareketle Lofça’dan geçip Tırnova’ya varacak, orada Mehmed Ali Paşa komutasında Şumnu’dan gelecek Şark Ordusu ile birleşecekti... Bu buluşmadan sonra bu iki ordu bir kuvvet hâlinde düşmanı karşılamak üzere Ziştovi istikametinde ilerleyecekti. Şayet bu hareketi Rus kuvvetlerinin müdahalesi ile önlenirse o zaman Lofça’yı tutup tahkim edecekti. Burası Balkan geçitlerinin müdafaası için Plevne’den de elverişliydi.”

Ne yazık ki Osman Paşa, yapmış olduğu maruzatı için müsaade alamamış hatta herhangi bir hazırlık yapmaktan da menolunmuştur.

Bunun neticesinde İstanbul’a inmek arzusuyla Grandük Nikola komutasında süratle ilerleyen Ruslar ise bu sayede hiçbir ciddi direnişle karşılaşmaksızın haziran sonunda Tuna’yı geçip, temmuz ayı içerisinde sırasıyla Tırnova, Niğbolu ve Şıpka Geçidi’ni ele geçirdiler. Böylelikle Osmanlıların birinci savunma hattı daha harbin birinci ayı dolmadan düşmüş oldu.

Osman Paşa Plevne’de

Balkanlara doğru sarkmakta olan Rusların önüne hemen bir set çekmek gerekiyordu. Gazi Osman Paşa harekete geçmek üzere üst üste telgraflar çekiyordu. Niğbolu’da düşmüş vaziyet nazik bir hâl almıştı. Nihayet II. Abdülhamid Han’ın da bizzat devreye girmesiyle bu vazife Gazi Osman Paşa’ya verildi.

Bunun üzerine Osman Paşa Vidin’den süratle ayrılarak, emrindeki 25 bin kişilik bir kuvvetle altı günlük cebrî bir yürüyüşün ardından 7 Temmuz’da Plevne’ye geçti. Düşman öncü birlikleri bölgeye ulaştığı için Osman Paşa’nın bu yürüyüşü son derece sıkıntılı geçmişti.

489 yıl Türk idaresinde kalmış olan Plevne kasabasında 1870 tarihli Tuna Vilâyeti Salnâmesi’ne göre on sekiz cami, iki kilise, bir havra, dokuz yüz dükkân ve otuz han bulunuyordu. Yine kaynaklarda Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Plevne’de 1500’den fazla Müslüman 500’e yakın Hristiyan ve yetmiş beş Yahudi hanesi yer alıyordu.

Plevne, Balkan dağlarıyla Tuna arasındaki verimli bir arazinin ortasında kurulmuştu. Mühim yolların kavşak noktası olması münasebetiyle büyük bir öneme sahipti. Ancak coğrafi bakımdan savunmaya elverişli değildi. Bu nedenle Gazi Osman Paşa öncelikle Plevne’yi harp nizamına uygun müstahkem bir mevki hâline getirmek için hummalı bir çalışma başlattı.

Kasabanın etrafında kurmaylarıyla keşif ve incelemelerde bulundu. Ardından sahra istihkâmları inşa ettirdi, avcı hendekleri kazdırdı, topçu birliğinin büyük bir kısmını toprak siperler gerisine yerleştirdi. Bütün bu çalışmalar sonunda Plevne, 25 tabur piyade, 6 süvari bölüğü ve 58 top ile müdafaaya hazır bir hâle geldi. Ordunun mevcudu yirmi bin kişi idi.

Rus Orduları Başkumandanı Grandük Nikola, Osmanlı kuvvetlerinin Plevne tarafında toplandığını öğrenince ordusunun sağ kanadının tehlikede olduğunu anlamakta gecikmedi. Bu nedenle hemen Batı Ordusu Kumandanı General Krüdener’e Plevne’ye hücum emri verdi.

Osmanlı kalelerini bir bir düşüren Ruslar için Plevne çerez gibi duruyordu. General Krüdener 35 bin kişilik birliğiyle mağrur bir şekilde Plevne üzerine yürüdü.

Artık Plevne’de tarihe geçecek savaşlar başlamak üzere idi...

TEFEKKÜR

Dil açılmaz dîde giryân olmasa

Tazelenmez sebze bâran olmasa

Kemalpaşazade

(Göz, yaş dökmese, gönül açılıp mes’ûd olmaz

Otlar da yağmur olmazsa tazelenmez.)

Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.