Dünyada yeni bir akım var. Söz konusu akım, özgür irade temelinde oluşan liberal demokrasinin üzerine kapitalizm eklenmiş hâlinin artık çalışmadığı, bunun yerine farklı bir anlayışın gelmesi üzerine oluşuyor. Ancak daha önce başlıktaki sorunun cevabını verebilmek lazım. Bu sorunun cevabını da, farklı düşünürlerin, tarihsel örneklerin ve bazı önemli isimlerin görüşleriyle birlikte anlamaya çalışalım.
Friedrich Hayek (1899-1992), ekonomik özgürlüğün ve bireysel hakların anlamını iyi bilen bir isim. Ona göre, devlet ne kadar az müdahale ederse, toplum o kadar özgür olur. Serbest piyasa, "görünmeyen el" mekanizması ile, en iyi dengeyi sağlar ve ekonomik çeşitlilik, inovasyon ve bireysel haklar da bu sistemden güç alır. Hayek'e göre, serbest piyasa ve özgürlükler, toplumun refahını artırmak için "olmazsa olmaz" niteliğindedir.
Aslında Hayek'ten önce Adam Smith’in (1723-1790) görüşleri de bu yöndedir. Ona göre, bireylerin kendi çıkarları peşinde koşması, toplumun toplam refahını yükselten en güçlü sistemdir. ABD’nin kurucu babalarından Thomas Jefferson ve James Madison gibi büyük isimler de, devlet gücünün sınırlandırılması gerektiğini ve özgürlüklerin korunmasıyla demokratik toplumların ilerleyebileceğini belirtiyor.
Kısacası, sistemin iyi yanlarını savunanlar, bireylerin özgürlüğünün ve serbest piyasanın, adil ve sürdürülebilir bir ekonomik düzenin temel olduğunu düşünüyorlar.
Ancak, bu görüşlere karşı çıkanlar da az değil. Mesela, Noam Chomsky (1928-...), kapitalist düzenin özellikle büyük şirketleri ve elitleri güçlendirdiğini söylüyor. Ona göre, şu anki sistemde gelir eşitsizlikleri derinleşiyor ve halka dair karar mekanizmaları, gerçekten halkın iradesiyle değil, büyük sermayelerle biçimleniyor...
Bir başka önemli isim, Pierre Bourdieu (1930-2002). Ona göre, siyasi ve ekonomik güç, toplumda bir “simbiyotik güç”. Yani, ekonomi ve kültür birlikte hareket ederek, gerçek anlamda demokratik bir yapıyı zorlaştırıyor. Bir diğer isim ise, Fransız kökenli ekonomi ve sosyal bilimci Thomas Piketty (1971-...), gelir uçurumlarının giderek büyüdüğünü ve bu durumun, demokrasiyi zayıflatıp, toplumda kutuplaşmayı artırdığını söylüyor...
Bir de farklı coğrafyalardan örnekler verelim: 1980’ler Reagan ve Thatcher dönemiyle hız kazanan neoliberal politikalar, ekonomik büyüme sağladı, ama gelir eşitsizliği ve sosyal sorunlar da artmaya başladı. Latin Amerika’da Chavez ve benzerleri ise, başlangıçta liberal politikaları takip etseler de, çoğu zaman krizler ve toplumsal çatışmalar yaşandı. Avrupa’da ise, sosyal devlet modelleri, henüz bu sorunların tam çözülemediği alanlar olarak karşımıza çıkıyor. Geçen haftaki makalemde Carlos Menem'in başına gelenlerden bahsetmiştim.
Aslında tarih boyunca farklı ülkelerde farklı deneyimlere tanık olduk. 1980’lerde ABD’de Reagan ile başlayan neoliberal uygulamalar, ekonomik büyümeyi teşvik etti ama aynı zamanda gelir uçurumlarını derinleştirdi. Hatta 2008’de büyük bir finansal kriz yaşandı. Bu, sistemin sürdürülebilirliğine dair ciddi soru işaretleri ortaya çıkardı.
Latin Amerika’da ise, başlangıçta liberalleşen ülkeler, ekonomik krizler ve yolsuzluklar nedeniyle, Venezuela'da Chávez gibi liderler, anti-elit ve anti-sistem söylemleriyle öne çıktı. Ama sonuçta, bu sistemler de ciddi ekonomik ve sosyal sorunlar yaşadı.
Bugün Avrupa'da sosyal devlet ve kapitalist sistem arasında hâlâ büyük bir mücadele yaşandığını görüyoruz.
Günümüzde ise, teknolojik gelişmeler (yapay zekâ, blockchain, sosyal medya) bu sistemi kökten değiştirmeye başladı diyebiliriz. İnsanlar artık sadece devlet ve büyük kurumlara değil, aynı zamanda dijital platformlara da güveniyor ve güçlerini oradan alıyor. Mesela, sosyal medyada organize olup, büyük kitleler hâline gelen hareketler, geleneksel sistemlere meydan okuyor. Bu da, yıllardır alıştığımız “kapitalist demokrasi” yapısında yeni kırılmalara yol açabilir.
Peki, bu sistem gerçekten bitmek üzere mi diyelim?.. Burada farklı görüşler var. Kimileri, demokratik, serbest piyasa ve özgürlüklerin teminat altına alındığı bu düzenin, teknolojik ve sosyal dönüşümlerle zayıfladığını düşünüyor. Mesela, Curtis Yervin gibi düşünürler, bu karmaşık yapının artık sürdürülebilir olmadığını, yeni güç dengeleri ve yeni toplum modellerinin ortaya çıkacağını öngörüyor.
Curtis Yervin'e göre, 20. yüzyılın büyük ideolojilerinin (liberalizm, komünizm, sosyalizm) son kullanma tarihleri geçti. Yeni paradigma, hem ekonomik hem de politik anlamda, güç odaklarını ve toplum yapısını temelden değiştirecek gibi gözüküyor. Yervin’in "müritleri", toplumun devasa değişimler ve krizler yaşarken, yeni bir “düzen”in inşasında olduklarını söylüyorlar. Bu yeni yapı, mevcut kapitalist düzeni yıkmayı değil, ona yeni bir kıyafet ve sınırlar getirmeyi tasarlıyor.
Yine de “liberal kapitalist demokrasi” denilen sistem, hâlâ ayakta olsa da içinde ciddi zorluklar ve dönüşüm süreçleri yaşıyor. Her dönem, kendi krizlerini ve çıkış yollarını gösteriyor. Güzel olan, farklı düşünürlerin ve toplumların ortak noktasını bulmaya çalışması.
Bir yanda, Hayek ve Smith gibi özgürlük savunucuları, “düzenin değişmeyeceğini, sistemin kendi kendine ayakta kalacağını” tarihin içinden bizlere haykırırken, diğer yanda ise, Chomsky, Bourdieu ve Piketty gibi isimler, “düzenin kendi çıkarları doğrultusunda yozlaştığını ve kalıcı değişikliklerin gerekli olduğunu” savunuyorlar...
Her şeyden önce, kurulu düzen, kendi içinde değişim ve dönüşüm yaşıyor. Bu gerçekten tehdit mi, yoksa yeni fırsat mı? Bunu zaman gösterecek. Ama şu kesin: Çok katmanlı, karmaşık ve dinamik bir çağda yaşıyoruz ve bu nedenle, sistemlerin, düşüncelerin ve güçlerin sürekli yeniden şekillendiğine hazırlıklı olmalıyız.
Prof. Dr. Emre Alkin'in önceki yazıları...