"Daha nicelerinin siz âdil Yıldırım Han’ımızın şefkat ve merhametine sığınmaktan başka bir çareleri kalmamıştır Efendimiz!"
Çakır Vezir, masum tavırlarıyla şunları dedi:
“Yüksek himmetinizin bereketiyle şunu da söyleyeyim: Karakoyunlu Emîri Kara Yusuf Bey, ilmin irfânın merkezi Bağdat Sultanı Ahmet Celayır da yoldalar. Hasatların toplanıp un, den, bulgur edilerek ambarlara doldurulduğu bu kış öncesinde kimsecikler evini barkını terk edip de yollara düşmezdi herhâlde. İşin vahametini göstermesi açısından bu durum bile yeterli değil mi Efendimiz? Daha nicelerinin siz âdil Yıldırım Han’ımızın şefkat ve merhametine sığınmaktan başka bir çareleri kalmamıştır! Muhammed aleyhisselâm hürmetine bize yardım ediniz! Lütfen!”
Kendince mukaddes bir fikir için Horasan’dan kalkıp gece gündüz demeden yollara düşen, soğuk, açlık, düşman korkusuyla boğuşan bu adam, buralara kadar gelmeyi başarmış, zamanın en büyük hakanına diyeceklerini demiş olmanın rahatlığıyla kırmızı poturunun içindeki ayaklarını ovuşturuyor, ellerini üst üste getirerek mütevâzı ve hürmetkâr görünmek istiyordu.
Uzun bir sessizlikten sonra padişah;
“Acayip!” diyerek dudaklarını büktü. Canının sıkıldığını Çakır Vezir de gördü.
“Aman Sultan’ım maksadım sizi üzmek değildi!” diye tamire kalkmak istediyse de bir şey diyemedi.
Mânâlı mânâsız kafasını sallayan Yıldırım Han’ın bağrına ateş düşmüştü bir kere. Beklenmedik zamanda karşısına dikilen bu "vezir" denilen adam, hayallerini altüst etmişti. Söylenenler hep yalan da olsa yenilir yutulur şeyler değildi. Eğer hakikatse, korkunç bir felâketle karşı karşıyaydılar. Yanılıp yanılmayacağını tekrar tekrar sordu. Çok iknâ edici konuşuyordu. Son derece emindi anlattıklarından. Uzun yol yorgunluğu ve ilk defa karşılaştıklarından olsa gerek korkuyor, hâlâ tir tir titriyordu.
Padişah, yalnız kalmak istediğini söyleyip huzurundakileri çıkarttı ve derin düşüncelere daldı. “Ne kadar güçlü olursan ol, yine de kaba kuvvet aklın yanında hiç kalır…” diyerek kılıçla değil, mantıkla bir çözüm peşindeydi. “Fakat aklı olmayan, ölümden, yenilgiden korkmayan bir adama baş eğdirecek vasıtalar ne olabilirdi?” sorusunun sıhhatli cevabını bulamıyordu bir türlü.
İslam’da selim akla, uymayan hüküm yoktur,
Akıl ermeyen şeyler ise belki pek çoktur.
Hırsından sağa sola gezinerek hayal etmeye başladı geçmişini ve geleceğini. Daldı gitti. Derin uykularda görülen tarif edilemez rüyalar gibi, şehzadeliği, muhterem validesi, pederi ve ömrünün çoğunu yanında geçirdiği ilk hocası, lalası gözünün önüne geldi. Birkaç sene önce hakkın rahmetine kavuşan o ak sakallı, babacan, mânevi ilimlerde âlim, fen ilminde mütehassıs adamı hiç ama hiç unutamıyordu. İlk dersini, simasını, gür ve ruhları okşayıcı sesini duyar gibi oldu.
DEVAMI YARIN


