Kaydet
a- | +A

“Sakın anacığım hakkında ileri-geri bir şey söyleme! Onun bizden maada gidecek neresi var? Sakın ha, anamı üzme! Sakın ola ha...”

Aşağıdan bakarım,

Oyunları çakarım,

Dalga geçen olursa,

Ciğerini yakarım!

Bir gün hayat arkadaşına, sevdiği erkeğine; azıcık açmak istemiş; “sakın anacığım hakkında ileri-geri bir şey söyleme! Onun bizden maada gidecek neresi var? Sakın ha, anamı üzme! Sakın ola ha...” deyip ağzını tıkamıştı. Buz tutmuş kelimeleri, cümleleri işte öyle yutuvermişti. Niçinini, nedenini anlatmaya bile fırsat bulamamıştı. Tek çıkar yolu vardı. O yolu da kendi kendine düşünmeye cesareti yoktu. Bu işi kökünden çözecekti ama nasıl yapacaktı bu kadar karmaşanın içinde? Çok hesaplar yapıyor; çarpıyor, bölüyor neticeyi net göremiyordu. Neler neler hissediyor olsa da bir tarafı onu rahat bırakmıyordu.

Kutuplardaymış gibi her şeyi donmuştu; aklı, fikri, izanı, elleri ayakları… ne düşünebiliyor, ne ölçebiliyor, ne tartabiliyor, ne de… Devasa buzlara yatırmışlardı yürekçiğini sanki. Kalbi gibi beyni de buz tutmuştu Züleyha'nın. Sızlıyor derinden bir yerleri ama neresi olduğunu tam kestiremiyordu. Hayali donuyordu göz bebeklerinde… “Nasıl çözülür buz tutan bir kalp? Bilmiyorum! Düşündüklerim taş kesilmiş! Yolum pus tutmuş, tipi-boran içinde kayboluyorum!” dedi, dışarı çıktı.

Kaybolmuşluğun kıyılarında, kendini arıyordu. Sağlıklı, sıhhatli olmadığını biliyordu. “Ah!” çekti derinden. “Düşündüklerimi yapmak cesaret ister! Gel gör ki o da bende yok!” dedi, inledi. O, yoklukların kuyusuna gömdüğü düşüncelerinden de ürküyordu.

Her şeyiyle buz tutmak bir dere kenarında, sonra ilk çıkan güneşle eriyip toprağa karışmak ya da onsuzluğun açtığı ilk kapıda yok olmak istiyordu ama “aması” vardı.

İçi gibi dışarısı da fırtınalıydı. Sokaklar, caddeler vınlayarak esen sert bir rüzgârın hegemonyasındaydı. İyice sarıp sarmaladı yüzünü gözünü. Belki de tanınmamak istiyordu, bu şiddetli soğuk da bahanesi oldu. Sık sık önünden geçtiği aktara bugün derdini açacaktı. Bir arkadaşından duymuştu: “Hani şu 'KARATURP TOHUMU AKTAR' var ya... Onda öyle nebatat var ki hiçbir yerde yok! Kimi Hint'ten, kimi Yemen'den… Seylan adalarından, ta Küba’dan getirttikleri de varmış! Bir tutamı, bir deveyi bile öldürecek güçte, kuvvetteymiş! Öyle karışımlar yapıyor ki; isteyeni "diriltiyor", istemeyeni de en kısa zamanda ahirete gönderebiliyormuş!..”

“Denize düşen yılana sarılır” dedi, yürüdü. İçini açmaya, çare bulmaya kararlıydı. “Derdini söylemeyen derman bulamaz” derlerdi. Şiddetli fırtınadan iyice siperlenerek zile bastı. Kapı açıkmış zaten, zorlanmadan hemen giriverdi dükkândan içeri. Sendeledi, zar zor toparlandı...

- Aaa! Kızım yavaş ol, düşeceksin!

- Sorma amca az kalsın…

- Neyse! Bu fırtınada acelen neydi?

- Derdim çok amca çook! Kar, tipi hafif kalır yanında!

- Allah Allah! Hele şöyle sandalyeye otur. Bir sakinleş. Daha yeni demledim, ıhlamur içer misin?

- Olur.

- Soğukta çok faydalıdır kızım. Eeee, de hele, anlat bakayım derdin nedir?

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR