Kaydet
|

Çocukluklarından beri berâber büyüdüğü bu vefâkâr arkadaşlarını çok iyi tanırdı Doğan Bey. En sevdiği şey onlarla birlikte olmaktı.

Biraz ileride gümüşten köpükler saçarak akan çayın başında, kalın koyun yününden yapılmış cepkenini yıkayan Boğa Hasan’ı, duvar gibi yükselen boz uçurumdan takla atarak gelen Çekirge Ali’yi görünce; “Aslan arkadaşlarım hey!” deyip muhabbetle gülümsedi.

“Hep aynılar. ‘Can çıkmadan huy çıkmaz…’ diyen atalarımız ne kadar haklıymışlar meğer. Boğa kadar kuvvetli Hasan Bey’im mutlaka bir şey yerken kirlettiği elbisesini yıkıyor, Çekirge’m de işte yine zıplayıp duruyor. Kanında var duramaz; mümkün değil, kimse onu tutamaz.”

Tandırda kızdırılmış koca bir altın tepsi gibi güneş, fundalıkları kızıla boyayarak batarken Çekirge Ali, Doğan Bey’i şaşırtarak beklemediği yönden ters takla atıp, önüne düşüverdi.

“Ne o Bey’im? Yine şaşırttım mı?”

“Her zamanki gibi, artık alıştım…”

“Her zaman olur mu hiç? Medresede de takla attığımı söyleyemezsin herhâlde. Buralarda da bu gider n’apayım?”

“Biz de bir şey demedik can kardeşim.”

“Dağına göre kar...”

“Yerine göre hareket...”

“Yani?”

“Yanisi-mânisi yok can karındaşım. Divanda sükûnet, savaşta cenk gerek!

“Yine taşı gediğine koydun karındaşım.

“Hah ha hah!”

Tâ çocukluklarından beri berâber büyüdüğü bu vefâkâr arkadaşlarını çok iyi tanırdı Doğan Bey. En sevdiği şey onlarla birlikte olmaktı. Fırsat buldukça geldikleri bu ıssız vâdi, kimseciklerin bilmediği, yabani hayvanların bol olduğu, hususi mülkleri gibiydi. Her tarafını karış karış bilir, istedikleri avı elleriyle koymuş gibi de bulurlardı.

Canı gibi sevdiği arkadaşları, Osmanlının en gözü kara, namlı akıncılarındandı hiç şüphesiz. Şu veya bu şekilde her gün bir araya geldiklerinde mutlaka at koşturup cirit oynar, güreş tutup kılıç şakırdatır, ok atarlardı. Bu vesileyle vücutlarını, akıl ve izânlarını geliştirir, muhtemel seferlere zihnen ve bedenen hep hazırlıklı olurlardı. Akşamları ise Bursa’nın dışına kadar uzanır, Uludağ üzerinde tutuşan bulutları seyreder, geceleri yamaçlarındaki gönüller fatihi Emîr Sultan Dergâhı’nda ilim tahsili yapar, nefislerini zapturapt altına alarak, terbiye ederlerdi.

Kıymet biçilmez ömrü, boşuna etme heder!

Çok yol varsa da ancak, biri Allah’a gider.

Bu huzur veren, uhrevî olgunluğa ve doygunluğa ulaştıran mekân, eski tarz kesme taş ve ahşaptan yapılmış bir medreseydi. Cuma günleri hatim inen ve Mevlid-i şerîfi okuyanların mutlaka uğradığı bir yerdi. Geç saatlere, bazen sabaha kadar süren Kur’ân-ı kerîm tilâvetleri, hüzünlü ilâhi sesleri, gözyaşı dökenlerin iniltileri, bağrı yanıkların duâlarıyla dolup taşardı. Bu mânevi ziyafetten herkes kabiliyetince nasiplenirdi. O gün kimse uyumaz ve konu komşuları da bereketlenirdi.

“Arkadaşlar, kabul ederseniz bir şey diyeceğim!”

“!!!”

“Avlarımızı dergâha götürelim. Sesi güzel, kırâatı mükemmel genç bir hâfız gelmiş. Kur’ân-ı kerîm tilâvet edince ağlamayan kalmıyormuş, Kahire’de okumuş. Onu dinleyelim, tanışalım, sonra da müsaade isteyelim. Hı, ne dersiniz?” DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.