Doğan Bey’le Gülşah’ın, Hasan Bey’le Meryem’in, Atmaca Nuri Bey’le Sarıkız’ın düğünleri birlikte yapılmış, ilk defa Mevlid-i şerif okutulmuştu.
Bütün çeriler, sipahiler eğitilmiş, giyim, kuşam ve donanımlarıyla zamanın en iyi ordusu hâline getirilmişti. Serhat boyları daha güvende, daha emin ellerdeydi. Yeni kuşak akıncılar, beyler tecrübelerini artırmışlar, devletin her kademesinde ihtiyaç duyulan yer ve bölümlerde vazife bekliyordu.
Bir karabasan gibi üzerlerine çöken Kâbus, Kripto, Hurufi belası kökleriyle birlikte kazınmış, hiçbir emare, hiçbir iz kalmamıştı. Sevgili Peygamberimizin müjdesine mazhar olabilmek için Boğaz'ın en dar yerinin Anadolu yakasında Güzelcehisar yapılmış, Anadolu ve Rumeli’deki kıpırdanmalar, ayaklanmalar köklü bir şekilde bastırılmış birlik, beraberlik iyice pekiştirilmişti...
Doğan Bey’le Gülşah’ın, Hasan Bey’le Meryem’in, Atmaca Nuri Bey’le Sarıkız’ın düğünleri birlikte yapılmış, ilk defa Mevlid-i şerif okutulmuştu.
Bu düğünden sonra bütün Osmanlı diyarında evlenme, doğum, vefat ve sünnet merasimlerinde, cemiyetlerinde Süleyman Çelebi’nin ihlâs ile yazdığı Mevlid-i şerif okunur oldu. Bu öyle bir alışkanlık kazanacaktı ki yüzyıllar boyunca aynı tazeliğinde ve aynı heyecanla okunup gidecekti.
***
Padişah Yıldırım Han, ikinci İstanbul kuşatmasını bir şartla kaldırmıştı. Şehirde bir Türk mahallesi kurulması ve hayatlarını rahat devam ettirebilme imkânı tanınması kaydı şartıyla. Bu iş için biri lazımdı. Çok düşündü. İstişare etti. Bu mukaddes vazifeyi yüklenebilecek adam çoktu. Bu kadar ehil insanların içinden Doğan Bey’i çağırdı. Görevi ona verecekti.
Bütün devlet ileri gelenleri oradaydı. Önce Süleyman Çelebi Mevlid-i şerifi okudu. Hatıralar canlanmış, hissiyat kabarmış, muhabbet yaşları sel olmuştu yine.
Âmine hatun Muhammed ânesi,
Ol sedeften doğdu ol dür dânesi.
Çünki Abdullah’dan oldu hâmile,
Vakt erişti, hefte vü eyyâm ile.
Hem Muhammed gelmesi oldu yakin,
Çok alâmetler belirdi gelmeden.
***
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Adam adamdır, olmasa da parası pulu,
Eşek de eşektir, olsa da atlastan çulu.
***
HER ŞEYİ NUMUNE...
Uludağ’ın kartal yuvası nihâyetsiz ufuklarına bakan irili ufaklı granitten sütunlar gibi yükselen yalçın kayalıklar, gök kadar sakin, gök kadar boş bir mâbet gibi insanı büyülüyordu. İnce, sivri yapraklı çamların mor tülden gölgeleri, uçurumların arasından geçen keçi yollarına düşüyor, sonbaharın serin rüzgârıyla savrulan sarı, turuncu yapraklar, uçuşan kelebekleri hatırlatıyordu. Ağzı hiç kapanmayacak kara bir dev gibi duran mağaranın yanı düzlüktü. Beykoca taşlarının kümelendiği setin ötesindeki nal şeklindeki masmavi göl, tâ vâdiye kadar iniyordu. Başka girecek hiçbir yeri olmayan mağaranın dar aralığından ağır adımlarla uzun boylu, atletik yapılı, bir delikanlı çıktı. Dalgalı saçları, yay kaşları, doğuştan sürmeli gözlerini çevreleyen dolgun kirpikleri, kaytan bıyıkları zeytin gibi simsiyahtı.
DEVAMI YARIN

