Erkara, bütün günahlarına üzülüyor, onlardan utanıyor, pişmanlık duyuyordu. Bir daha. Bir daha tekrar etti, bütün samimiyetiyle tövbe etti...
Yarınının nasıl olacağını kestirememe, zihnini altüst etmişti. Şaşkın ve çaresizdi. İşte şimdi de Mevlid-i şerif nağmeleri, olmayan aklını başından alıyordu.
Bir kez Allah dese şevk ile lisân,
Dökülür cümle günâh misl-i hazân.
Mısraları duyduğu gibi tekrar etti Erkara. “Bir defa can-ı gönülden Allah diyenin ağaçlardan yaprakların dökülmesi gibi günahları af oluyor. İnşallah benim de öyle olur. Bin defa, yüz bin defa tövbe ettim Allah’ım” dedi. Bütün günahlarına üzülüyor, onlardan utanıyor, pişmanlık duyuyordu. Bir daha. Bir daha tekrar etti, bütün samimiyetiyle.
İçi kıpır kıpırdı. Tarifi mümkün olmayan bir hazla dolmuştu. Yüreği kabarmış göğsüne sığmıyordu. Haykırmak istediği duygularını, sessizce beynine akıtıyor, ferahlıyordu. “Elveda artık sefalet! Yalana, dolana, ırz ve namus düşmanlığına, çalmaya, çırpmaya, hileye, hurdaya, yersiz kızmaya, öfkeye, para, mal, şan, şöhret için dini, devleti satmaya ebediyen elveda!
Elveda! Elveda!
Çok kızıp öfkelenmek, ateş gibi yandırır,
Hiddetin aşırısı, hep nefret uyandırır.
Tanıdık, bildik yollardan geçti, iki katlı taş konağın köşesini döndüklerinde, unutulmamış bir hatıra gibi Ulucâmi-i Şerif gözüktü. Duygulandı Doğan Bey. Yavaş yavaş yürüdü. Çocukluk günlerini, amcası Süleyman Çelebi’yle medreseye gidip gelişini daha dün gibi hatırladı. Matlube Ana'nın şiir taklitlerineyse güldü içinden. Göğsü kabardı, bu güzel insanlarla birlikte aynı evi paylaşmasından. “İşte tanıdık ses buraya kadar geliyor” dedi. Olanca gücüyle, aşkla, şevkle tekrar etmeye başladı.
İsm-i pâkin pâk olur zikreyleyen,
Her murada erişir Allah diyen.
Aşk ile gel imdi Allah diyelim,
Derd ile gözyaşı ile ah idelim.
“Mübarek bu cumâ günü çocukluk yıllarına dönmek, beni çocukluğa sevk etti” diyen Doğan Bey, nice pehlivanların sırtını yere getiren civanmert delikanlı, anlı, şanlı şövalyelerin hile ve desiselerini bozan bu gözü kara adam, yürekten akıp gelen mısraların altında ezilmiş, gözyaşlarına hâkim olamamıştı.
Ola kim rahmet kıla ol Pâdişah,
Ol Kerîm ü ol Rahîm ü ol ilâh.
“Padişah” kelimesinin geçtiği mısraları tekrarlarken Yıldırım Han, buz gibi dondu. Sanki birdenbire kalbi duracaktı. Dizleri kesildi. Sultan, zaten içten içe iyice dolmuş, deşilmek istiyor, bir bahane arıyormuş meğer. Bu da bardağı taşıran son damla oldu. Ne yaptıysa hüngür hüngür ağlamasına mâni olamadı. Yanındakiler hiç de umurunda değildi. Zaten onları görecek, hesaba katacak hâli de kalmamıştı. “Padişah olsan da derler er kişi niyetine!..” demeyecekler miydi yarın musalla taşında?” diye geçirdi içinden. Hâlâ hıçkırıyordu.
Gonca gül ne yapardı, bülbülü olmasaydı,
Aşkı anlaşılmazdı, sararıp solmasaydı?
DEVAMI YARIN

