"Ne siz eski Çelebi’m, ne de biz eski Matlube sultanınız! Üzerimize öyle bir leke sürüldü ki neyle yıkasak bir türlü çıkaramıyoruz."
Tevbe, pişman olmaktır, söz vererek Allah’a,
Yapmamaya çalışmak, o günahı bir daha.
Kapı ağzında duran Matlube Hanım, buğulu gözlerle hayat arkadaşına baktı. Şefkat ve endişe karışımı bir hissiyat içindeydi. Çelebisinin çok sevdiği yemek, tatlı ve şerbetleri özene, bezene hazırlamış getirmişti. “Ne yapsaydı da ona yedirebilseydi? Doğan’ı bir gelseydi ne dertleri kalırdı, ne de tasaları. Belki bu durgunluk, üzüntü de biterdi” gibi nice düşüncelerle yemek dolu tepsiyi, Çelebi’nin yanı başına koyuverdi. Uyandırmaya kıyamıyordu bir türlü.
“Kaç gündür bir lokma geçmedi boğazından. Yalnız kalınca daha fena oluyor. En iyisi uyandırayım” deyip, kibarca kolundan çekiştirdi.
Kaz tüyü minderde yatan kedicik, yemek kokularını çoktan almış miyavlayıp duruyordu. Matlube Hanım, Tekir için hazırlamış olduğu tabağı önüne koydu, susturdu.
Bu arada Süleyman Çelebi de uyandı. Utandı, sıkıldı, mahcup oldu refikasına karşı. Ona nazlanıyor gibi görünmek istemiyordu. Hemen yalancıktan da olsa neşelenmeye çalıştı.
- Oo mis gibi kokular geliyor. Sultan’ım yine neler yapmış bu yaramaz kocacığına?
- Boşuna kendini yorma efendim. Eski çamlar çoktan bardak oldu.
Ne siz eski Çelebi’m, ne de biz eski Matlube sultanınız! Üzerimize öyle bir leke sürüldü ki neyle yıkasak bir türlü çıkaramıyoruz.
Süleyman Çelebi, sevgili hayat arakadaşı ve dert ortağının dediklerini çok iyi anlıyor, istediği cevabı veremiyordu. Matlube Hanım, konuşmuşken söylenecekleri sıraladı art arda.
- Çelebi’m, kendini bu kadar helak etme. Sen ki deryayı salla geçen bir yiğidin kanını taşıyorsun. Ayağa kalk ve sözünle, sohbetinle, kaleminle, kelâmınla edepsizlere haddini bildir! Biz seninleyiz. Doğan’ımız da ancak o zaman rahat eder, huzur duyar, mesut olur.
- !!!
Süleyman Çelebi, kibar, asil bir hanımefendi olan hayat arkadaşını üzmekten çok korkuyor, tarifsiz bir elem duyuyordu. Havayı biraz yumuşatmak ve sıkıntılarını yansıtmamak için ne kadar gayret etse de Matlube’nin gözünden kaçmıyordu huzursuzluğu.
Yazdıklarını okumak istedi Çelebi. Bir tomar kâğıdı karıştırdı, durdu. Bir türlü beğeneceği, okuyabileceği bir şey bulamadı. Bu hâl onu daha çok yıkıyordu. Matlube Hanım, fazla uzatmadan bir bardağa şeftali şırası doldurup uzattı;
- Belki, boğazın kurumuştur. Yeni sıktım.
- Kuruyan, boğazım değildir Matlube’m! Aklım, zihnim kurumuş sanki…
Kâğıtlara tek tek bakmaya devam etti, aradığı yoktu.
- Yazdıklarım, nafile! Ne kafiyesi denk düşer, ne ölçüsü tutar.
- Canın sağ olsun efendim! O da olur. Başka keder olmasın.
- Bundan daha büyük keder mi olur? Dilim kelâma…kalem, kâğıda küsmüş sanki!
Süleyman Çelebi, okuyacak bir şey bulamayınca kalktı. Oda çıkışına yöneldi.
Matlube Hanım, boynu bükük, üzgünce bakakaldı.
“Çelebi’min sanki dili tutulmuş. Eskiden düz konuşmaları bile şiir gibi söyleyen efendim, şimdi kalemi, diviti eline alınca istediğini bir türlü yazamamanın kahredici sıkıntısını yaşıyor.”
Diye düşünen Matlube Hanım, eski neşeli günlerini hatırladı. DEVAMI YARIN

