Kaydet
a- | +A

“Ben, yabancı değil SULH-BARIŞ kandiliyim! Hani herkesin çok arzuladığı, dudaklarından hiç düşürmediği SULH yani BARIŞ var ya, işte o!.."

"Allah Allah! Çok ibret verici” diyen Ardahanlı iş adamı; Hazreti Ömer efendimizin; peşinden yürüyen Yahudiye "Sen bana bir zarar veriyorsun ama ne olduğunu anlayamadım…” sualine Yahudi'nin “Gölgene basıyorum!” diyerek cevap vermesini ilave ederek sohbetimizi tamamladık...

"Dostluğumuz hem ebedî, hem de saf ve tertemiz kalsın" temennileriyle vedalaşmışlar.

Kolay mı iyiyi kötüyü bilmek?

Atılır mı, ilmek üstüne ilmek?

Çirkin maziyi bir çırpıda silmek.

Hatıralar, üstü küllenmiş kordur.

Doğru rehber yoksa, kurtuluş zordur.

Rehbersiz yıkılır, dinin sarayı,

Mürşidler tedavi eder yarayı,

Kolay seçemezsin, akla karayı,

Îmân çıplak elle tutulan kordur.

İlim, ihlâs yoksa, kurtuluş zordur.

Toplanıp bir araya gelindi,

Rehberin önemi iyi bilindi,

Sadece kitap da yetmez denildi,

Büyük yangın çıkaran küçük kordur.

Samimiyet yoksa, kurtuluş zordur.

HOCA’ya önceden bunlar söylendi,

Mürşidi olanlar, nefsini yendi,

Musa Nebi, Hızır ile öğrendi,

Ne yap ne et, şeytan ve nefsi durdur.

Sağlam mürşit yoksa, kurtuluş zordur.

***

5 KANDİL...

Sonsuzluğa odaklanmış nefti, yorgun bakışlarını çevirip öyle baktı ki; içleri ürperdi görenlerin. Çünkü uzun bir mızrak, ucu zehirli bir ok, kınından çekilmiş bir hançer gibi delici bakmıştı ÎMÂN kandili onlara.

Ortam çok sessizdi, belli belirsiz bir korku hâkimdi. Her nedense “kimsecikler hakikatleri duymasınlar” diye mi ne, fısıltıyla konuşuyorlardı.

Zar zor, inler gibi bir ses duyuldu:

"Hey arkadaşlar! Ben ÎMÂNIM, İNANCIM! Sizi ebedî saâdete kavuşturan, dipdiri, alnı açık, yüzü ak, adam gibi adam yapan, bütün kötülüklere, haksızlıklara karşı dimdik ayakta tutan yegâne dostunuz; İNANCIM! Öyle iç ve dış düşmanlarım çoğaldı ki; neredeyse herkes benim artık lüzumlu, gerekli olmadığımı düşünüyor! O sebeple daha fazla yanarak etrafımı nûra gark edemeyeceğim, maalesef!"

ÎMÂN, yürek paralayan bu konuşmayı bitirir bitirmez bir rüzgâr esti ve onu söndürüverdi.

Diğer dört arkadaşları bu acıklı hâle çok üzülmüşlerdi. Âdeta içleri kanadı, acıyla kıvrandılar.

Başka köşeden cılız bir ses daha duyuldu... Son nefesini vermek üzere olan bir acuze misali ikinci ses şöyle fısıldıyordu:

“Ben, yabancı değil SULH-BARIŞ kandiliyim! Hani herkesin çok arzuladığı, dudaklarından hiç düşürmediği SULH yani BARIŞ var ya, işte o! Elimde olmadan sönüyorum ve ölüyorum! Artık dayanacak gücüm kuvvetim kalmadı. ÎMÂN’dan sonra artık hiçbir kuvvet benim yanık kalmamı, etrafa huzur saçmamı temin edemiyor. Sanıyorum bu söylediklerim son kelimelerim, çaresiz söneceğim. Elveda arkadaşlarım elveda!

Alevi hızla azaldı, bir müddet titredi ve bütünüyle söndü. İnce bir duman göğe yükselirken etraf karanlıklara gark oldu.

O iki mühim dostları; siz ister “vah” deyin, ister; “vah vah!” diyin, isterseniz başka bir şey… İşte o iki kıymet, değer; acımasız bir şekilde, şu veya bu sebeple koparılarak, ellerinden kayıp gitmişti.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR