Kaydet
a- | +A

Yaşadığı yer gençlerin, hatta birçok kişinin gıpta ettiği yerlerden biriydi. O ise başka bir derde müptela olmuş, fena yakalanmıştı.

O BİR AKINCI OĞLU

Gözleri uzaklara dalmıştı, kim bilir neler düşünüyordu. Oturduğu minderin üstündeki hâli, sanki hayallerine gömülmüş hissini veriyordu. Etrafında neşe içinde gülüp koşan çocuklar, o ağaçtan bu ağaca sıçrayan sincaplar, her tarafta durmadan öten kuşlar, onun dikkatini çekmiyordu.

Eskiden böyle değildi. Gördüğü her şey onu heyecanlandırır, fırsat bulursa hemen sevdikleriyle paylaşırdı onları. Hatta onun bu yönünü bilen dostları “Gülşah Hanım, sen âşık olmuşsun…” derlerdi. O da gülüp geçerdi.

Şimdi ise sayısını hatırlamayacak kadar hedefleri ve dostları vardı. Ama nedendir bilinmez, her şeyi bırakıp, sanki bu ağacın altındaki evinde yaşamak istediği bir şeyler vardı. Kim bilir, belki de buradan o geçmişti?

Yaşadığı yer gençlerin, hatta birçok kişinin gıpta ettiği yerlerden biriydi. O ise başka bir derde müptela olmuş, fena yakalanmıştı. İsmi aşk olan derdini seviyor, hep onu düşünüyordu. Çünkü ona erişmek kolay olmayabilirdi.

Heva ve hevesten kaçmak isterim,

Şu fâni dünyadan geçmek isterim,

İyiyi kötüden seçmek isterim,

Beni benden alır, divane nefsim!

İşimi düzene koysam diyorum,

Hayrımı, şerrimi, bilsem diyorum,

Aklımı başıma alsam diyorum,

Beni bana satar, bu şaşkın nefsim!

Hoca der ki ölenlere bakayım,

Gelenden, gidenden ibret alayım,

Yolcuya düşeni, derim yapayım,

Beni bana koymaz, o kâfir nefsim!

***

Doğan Bey, babasını, annesini hiç görmemişti. Anlatılanlara göre dünyalar güzeli anacığı doğumda hayata gözlerini kapamış. Çelebi babacığı da Urum eline salla ilk çıkan kafilenin en iyi cengâverlerindenmiş. Gözü kara, attığını vuran yiğit bir delikanlıyken, bu mühim seferde kahpece tuzağa düşürülmüş, çarpışa çarpışa şehid olmuş.

Amcasının refikası Matlube Hanım, öksüz ve yetim kalan küçük Doğan’ı kendi yavrusu bilmiş, onu itinayla büyütmüştü.

“Anamdan ilerim anam…” diyen Doğan Bey’in sütanacığı Matlube Hanım, çok takva bir kadındı. İnce, narin vücudunu örten geniş başörtüsünün içinde yosun yeşili gözleri ile şefkatle bakar, ağzından hiç kötü laf çıkmazdı. Numune insan Çelebisine hizmetin dışında, ev işlerini görür, artan zamanında da Kur’ân-ı kerim okur, mahallenin küçük çocuklarına da öğretirdi. Bütün günü doluydu. Zaman zaman boş vakit bulamamaktan hayıflanırdı. Onun dışında hiç şikâyeti duyulmamıştı. Çevresinin "iyilik meleği"ydi sanki. Ulucâmi sokağına bakan yüksek tavanlı hususi odası minimini bir mescit gibiydi. Kıble tarafındaki seccadesi hiç yerden kalkmazdı. Bazen bu odada Doğan’a imâmlık yaptırır, o da cemaati olurdu. Maksadı, medresede öğrendiklerini tatbik ettirip unutturmamak, en iyi şekilde yetişmesini sağlamaktı.

Dış görünüş ve huy bakımından gittikçe rahmetli babasına benzediğini ilk defa sütanacığından duymuş, muhterem amcası da tasdik etmişti. Bir zaman sonra;

- Ağam Çelebi’min hasretini Doğan’ıma bakarak gideriyorum.

Demeye başlamıştı Süleyman Çelebi. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...