Gelin olduktan sonra ilk defa ana evine, baba ocağına gidecektim. Kim bilir beni nasıl karşılayacaklardı? Ne bekliyorlardı ve ne bulacaklardı.
MÜHİM OLAN; huzurla dolmak! Saadete kavuşmak! Tebessümler dağıtmak ebediyyete kadar; ak bir kelebek gibi savrularak rüzgârın önünde, yedi kat göğü aşıp maviliklerde uçuşan ak ipeklerden bir kar tanesi olmak… Hem yükseklerde, hem uçan olmak… Tertemiz, saf ve bembeyaz kalmak hep… Ve sonsuzluğa kavuşmayı hak edenlerden olabilmek!
İYİLİK EKEN İYİLİK BİÇER… vesselâm.
Kapım açıp gelen dilber,
Benim sende ikrarım var.
Ne geceler uykum gelir,
Ne gündüzler kararım var.
Ne dolu bade içerim,
Ne sırrım yad’a açarım,
Ne ben pirimden geçerem,
Ne ele bir zararım var!
Ne baykuşam ne viranam,
Ne bülbül ne gülüstanam,
Ne deliyem ne divanam,
Ne serimden eserim var!
Kul Siyah'ım edna hâlim,
Veren alır tatlı canım.
Ne malım var, ne melalim.
Ancak bir kadim Pir’im var!
***
KAYNANA İLE GELİN...
Kayın validemin odası derin bir sessizliğe bürünmüştü. Artık uyumuş olmalıydılar. Ayakta olduklarına dair ne bir ışık sızıntısı, ne de bir ses duyulmuyordu. Benim ise inadına göz kapaklarım ağaç kesilmişti, âdeta kapanmayı unutmuştu. Sebebi belliydi. Gelin olduktan sonra ilk defa ana evine, baba ocağına gidecektim. Kim bilir beni nasıl karşılayacaklardı? Ne bekliyorlardı ve ne bulacaklardı. Onlar da merak içindeydi ben de…
Bulunduğum odanın beyaz kireç badanalı duvarları, daha önce şiddetli yağmurlardan dolayı tavan akmış olmalı ki bu yüzünden de hafif küflenmişti. Ne kadar sildiysem yine de izler kalmıştı.
Odanın bir köşesinde eski ancak üstünde temizliğin huzur veren kokusunun gezindiği yorganlardan oluşan yatak seriliydi. Kapıdan bakılınca sağ köşede küçük bir sandık, üzerinde de annemin çeyizlik seccadelerinden biri, yanı başında da taze çam kokan rahlem duruyordu, güzel bir güne kucak açarmışçasına... Yatarken sol yanımızda kalan duvarda kendimi dünyada hissetmemi sağlayan küçük bir pencere vardı. Pencerenin yanında ise çatlak bir ayna asılıydı. Eşyalarımız taşınırken çatlamış. Üzüldüğümü gören kayınvalidem, gülerek yanıma yaklaşmış müşfik bir ana sıcaklığıyla kınalı ellerimden tutmuştu. “Sakın üzülmeyesin evladım. Daha iyisini alırım inşaallah. Böyle şeyler olur. Hele düğünlerde daha çok. Nazar hak güzel kızım. Gelen mala gelsin. Canlarınız sağ ya elhamdülillah…” deyip beni teselli etmişti. İki sandalye, bir halı, iki kilim, minder, yatak, yogan. Evimizdeki eşyalardan birkaçı. Baba evimde de öyle fazla bir şeyimiz yoktu ki burada da bekleseydim. Herkes kendi yağıyla kavruluyordu karınca kararınca… Hatta çocukluğumda kulpu çatlak testimiz vardı. Ben o çatlakta doğmuş ve o çatlakta büyümüştüm. Yani o testi çocukların sayılırdı. Karşısına dikildiğimde elime alıp almamakta tereddüt ederdim. Hepten kırılıp suçlu olmaktan, imtina ediyordum çocuk aklımla. Oysa bir şey demeyeceklerini de bilirdim az çok. Onlar benim için mühimdiler, ben de onlar için... O hassasiyet hepimizde fazlasıyla vardı. DEVAMI YARIN

