Çok üşüyordu Züleyha Hanım. Öyle bir ayaz kesmişti ki içini, herkes sıcaktan yanar tutuşurken, o soğuktan kavruluyordu…
Sofra kurulduğunda gelip amcam kolumdan çekip ısrarla oturttu. Yine batırdım çatalı isteksiz ve utanarak. Boğazıma bir şeyler tıkanıyordu. Gözümden yaşlar sofraya akınca da. “Ne oldu, neyin var?” diye sordular.
Sadece “Başım fena ağrıyor!" diye karşılık verdim! Hakikaten başım çok ağrıyordu...
Söyle ey garip bülbül!
Bilinmez derdin mi var?
Feryat etme, biraz gül!
Gizli bir derdin mi var?
Gezdin garip illerde,
Destan oldun dillerde,
Ne ararsın güllerde?
Söylenmez derdin mi var?
Şaşırdım buna ben de,
Bir tuhaflık var sende,
Bülbül mü yok bahçende?
Gül ile derdin mi var?
Üzümler henüz koruk,
Ötersin buruk buruk,
Kanadında var kırık,
Uçmayla derdin mi var?
Sana kim tuzak kurdu?
Biri darbe mi vurdu?
Terk ettin ana yurdu,
Gurbette derdin mi var?
Ne tuhaf senin aşkın,
Dertlerin boydan aşkın,
Ötersin şaşkın şaşkın,
Tuhaf bir derdin mi var?
Öyle çok mu bunaldın?
Gülmeye hasret kaldın!
Etrafa figan saldın,
Bitmeyen derdin mi var?
Hoca, duruma bakar,
Hâlin yürekler yakar,
Gözünden yaşlar akar,
Devasız derdin mi var?
***
BAL KARIŞIMI...
Çok üşüyordu Züleyha Hanım. Öyle bir ayaz kesmişti ki içini, herkes sıcaktan yanar tutuşurken, o soğuktan kavruluyordu… İsmini “GARDİYAN” koyduğu kayınvalidesi, önünde aşılması imkânsız bir dağ gibiydi. Kendini mahkûm, onu işkenceci gibi görüyordu. Hiçbir şeyi ama aklına gelebilecek hiçbir şeyi ona hoş görünmüyordu. Kısacası; onlar birbirlerinden hazzetmiyor ve hiç sevmiyorlardı. Züleyha, kayınvalidesi yüzünden çoluk-çocuğunu, evini-barkını terk etmek, başını alıp uzaklara gitmek istiyordu ama nasıl yapacağını bilemiyordu.
Derin derin düşünüyor... Acaba onun gibi ızdırap içinde olan var mıydı? Derdi büyüktü, hem de çook! Mesela; dönüp saksıdaki menekşeleri koklasa, “kurutacak bak” kafesteki titrek bir kuşu avuçlarına alsa “bak öldürecek kuşcağızı” diye çıkışır, hevesi kursağında kalırdı hep. Yemeklerini beğenmez, temizliğini, üstünü-başını her şeyini dile dolar, söylendikçe söylenirdi. O da ondan pek geri kalmaz, her hakareti yapar, cevap verebildiği kadar verir, veremediğinde de oturup ağlardı. Ağlamaktan başka elinden bir şey gelmiyordu. Gelmiyordu ama ne zaman doya doya ağlamak istese, çığ düşerdi göz pınarlarından yaş yerine. Ve hep huzursuzluğun, saadetsizliğin dibindeydi o.
“Üstümüze zamansız çöken çetin kışta, zamansız yağan ak demirden karın altında kalmış, ezim ezim ezilmişim! 'Hiç kardan demir olur mu?' demeyin, bana göre daha beterdi. Öyle göründüğü gibi masum değil! Her yan soğuk, her yan zifirî karanlık! Çetin kışta kara bulanmış bütün hayallerim, hülyalarım! İçim kar… Dışım kar…” der, ağlardı. Öyle büyük bir dertti ki; kimseyle de paylaşamıyordu. İlla tek başına yaşayacaktı Züleyha...
DEVAMI YARIN

