Kaydet
a- | +A

Başta Padişah ve yakın devlet ileri gelenleri câmi-i şerifi teşrif etmişlerdi. Bir gariplik seziliyordu ama ne olduğu sorulmadan hemen namaza duruldu.

Taç Kapı'da, rüzgârda başakların dalgalanması gibi bir hareketliliği gören Arap Molla; “Sadakallahül azim” diyerek kürsüden indi.

Başta Padişah ve yakın devlet ileri gelenleri câmi-i şerifi teşrif etmişlerdi. Bir gariplik seziliyordu ama ne olduğu sorulmadan, fazla üzerinde durulmadan hemen namaza duruldu.

Padişahın aklı, kendine takdim edilen ve bugün de kürsüde olması lazım gelen adamdaydı. Yan gözle etrafı taradı. Göremedi. Tanıdık bir sima da yoktu ortalıkta. İçinden; “Hayırdır inşallah!” diyen sultan, cemaatin hâlinden bir tuhaflığın olduğunu sezmiş ve endişelenmişti.

Kimlerin bu topraklar, çetenin mi, senin mi?

Önderleri kimlermiş, yoksa gayet derin mi?

Derin devlet ne imiş, açıklansın herkese,

Suçlular yakalanıp, sokulmalı kodese.

Derin derin kazmalı, köke kadar inmeli,

Kaynağı kurutulup, gözyaşımız dinmeli,

Kuyruğu sıkışınca feryat figan ediyor,

Dış güçlere gidiyor, kurtarın bizi diyor.

Cezası verilmeli, Osmanlı’yı satanın,

Göstermeli herkese, sahibi kim vatanın.

Milletçe birlik olup, el ele verilmeli,

Çeteci teşkilatın hesabı görülmeli!

***

YILDIRIM HAN AĞLIYOR...

“Ben onun için neler düşünmüş, ne imkânlar vermiştim! O, halis akçelerimle, fi sebilillah-Allahü teâlânın rızası için yaptırdığım Ulucâmi-i Şerif’te, sadık tebaama neler söyleme cüretinde bulundu! Benim sevgili ve şerefli Peygamberime hakaret edebildi. Osmanlı Sultanı olarak onun seyyidliğine ve ilmine itimat edip güvenmekten başka bir hata, bir kusur ve başka bir şey aramamış, görmemiştim. Daha dün akşam seçkin davetlilerimin karşısında söylediği beyitlerini hayra yoruyor, ettiği ağır küfürleri tatlı bir aşk terennümü sanıyor, hatta içimden onunla birlikte tekrarlıyordum.”

Kalbi yırtılacak gibi sızladı. Dizleri tutmaz oldu. Gözleri buğulandı. Dimağı karıncalandı. Dudakları titremeye başladı. “Ne oluyor bana?” diyerek toplandı. “Lâ havle…” çekti. Sofanın içinde ileri, geri dolaştı. Burası geniş, mükemmel döşenmiş, şirin bir yerdi. Cam dolapların billurları içinde yanan mumların akisleri göz kamaştırıyordu. Koca murabba masanın kenarlarına karşı karşıya iki kıvrımlı sandalye konmuştu. Oturmak istedi. Sonra vazgeçti. Sıkıntıdan ne yapacağını, ne edeceğini bilemiyordu. Çok âsâbı bozulunca hep böyle olurdu. Şanlı ceddinin kendine emanet ettiği bu memleketi, asil Türk milletini layık olduğu yere götürmeye niyetli, azimli, kararlıyken karşısına çıkan bu mesele kalbini yakıyordu. Hesapta olmayan bir şeydi. Kırk dereden, kırk su getirdi. O, şimdi köklü çözümler içindeydi bütün imkânlarıyla.

Evinin sultanı, refikası bir gölge gibi onu takip ediyor, sessizce kederini paylaşıyordu. Senelerdir aynı yastığa baş koyduğu, canından çok sevdiği erkeği, yuvasının ve memleketinin her şeyi Beyazıd Han’ın hâlinden ürküyordu.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...