Onun bunun peşine takılıp onlara benzemek için uğraşma! Zaten benzeyemezsin de...
Her şeyi suçlamak kolaydı! Kendi kendimle mücadelem nereye kadar devam edecekti? Söyleyin; ben ne yapmalıydım, nereye gitmeliydim?
İçimden başka bir ses: "Otur oturduğun yerde! Önce aklını başına topla!” diyor, devam ediyordu: "Bir senin başında mı bunca gaile? Bırak nefsinin oyunlarıyla köşe kapmaca oynamayı! Artık ayakların yere bassın! Onun bunun peşine takılıp onlara benzemek için uğraşma! Zaten benzeyemezsin de... Sen kendin ol! Nev-i şahsına münhasır ABDİÂCİZ!”
Daha neler neler?
Böyle ömrümü yiyip bitiriyordum. Bunlardan kurtulmak için bişeyler yapmalıydım ama ne? Bu basit suâlim cevap bekliyordu. Hani ecdadın dediği gibi “Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor...” İki arada bir derede kalmak gibi yıpratıcı bir durum içindeydim. Sonra anladım ki; bunlar benim imtihanımdı...
Elbette bazen düşecektim, bazen kalkıp yürüyecek ve belki koşacaktım. Belki de bulutlara kadar yükselecektim… Koca karlı dağlar kadar yüklerim olacaktı belki de... Ama merhametliler merhametlisi Rabbim; “Yeter ki Beni unutma…” buyurarak hepsinin geçici olduğunun müjdesini veriyor, ümidsiz olmamamı istiyordu.
Hayat, hataya düşme riskleriyle dolu bir tecrübeler ürünü değil miydi? "Hatasız kul olmaz…” sözü meşhurdu. Bazen istemesek de gayriihtiyarı kusur ve kabahatlar işleyebilirdik. Olmadık işler başımıza gelebilirdi. Kul olmak bunu icap ettiriyordu. Mühim olan hata ve kusurlardan ders alıp ve aynı delikten aynı yılana ikinci kez ısırılmamaktı. Çok sevdiğim oldukça manidar bulduğum söz vardı: Bir hatayı iki kez işleme; daha çok yapılacak hatalar seni bekliyor! Zaten birçoğu ders alınıncaya kadar kendini tekrarlar. Bu sebeple “Tecrübe, aklın hocası, düşüncenin rehberidir...” denilmişti.
Mesele uzun. Mevzuyu kısa kesmek, son noktayı koymak istiyordum. Tam da bu haleti ruhiye içindeyken elimde çayım, gözümde akşam güneşi, mahsun kalbimde ümit dolu masumiyet… Ben ilham diyeyim, siz 'hiss-i kabl-el vuku’ deyin neticede içime şöyle aktı satırların sesi:
“Ey uslanmaz ve de sabırsız nefsim! ‘Men sabera zafera/Sabreden zafere ulaşır...’ buyurulmuyor mu? Senin vazifen belli; önce adam gibi SABRET! Sabırsızlık felâketi de musibeti de azaltmaz, aksine büyüttükçe büyütür. Sabredersen, seni üzen her şey başta belâ ve musibetler olmak üzere bütün rahatsızlık verenler küçülür. Küçülür ve hepten kaybolur. Bu sefer de külfet olmaktan çıkar nimet olur. Elinden geldiğince; ‘VARDIR BİR HİKMETİ!’ de, geç.”
İşte hakikat, tam da bu! DEVAMI YARIN

