"Kimseyi kırmayın, kırılmayın da kırgınlıklar zamanla geçer, unutulur ama izi kalır. Her hatayı silmeye çalıştım ama bazen silinemeyenler de çıkıyor."
Hayatımın herkese ilan edilen bir parçası oldu bu hatıralarım. Onlarla yeniden var oldum, onlarla yaşadım, onları bırakıp göçeceğiz ahirete.
Yazılarım ne kadar sürer diye düşünürken bir de baktım sonuna gelmişiz, hayat da öyle değil mi? Bir varmış, bir yokmuş... Masal mı hakikat mi anlamadım?
Kimseyi kırmayın, kırılmayın da kırgınlıklar zamanla geçer, unutulur ama izi kalır.
Her hatayı silmeye çalıştım ama bazen silinemeyenler de çıkıyor fena izler bırakıyorlar.
Bu yazdıklarımızdan ders çıkarıp ibret alanlardan eylesin Rabbim.
Her ne kadar sürçülisan ettikse affola!
Ömür bitmeden hiç biter mi HATIRALAR?
Ta ki bir musalla taşına yatıralar!
***
ABDİÂCİZ’İN SON SÖZÜ
Hakikat, ne gördüklerimdi, ne işittiklerim ne de yaşadıklarımdı. Okuduklarım, dinlediklerim ve yaptığım tefekkürlerim nihayetinde geldiğim en büyük hakikat; ÖLÜMDÜ!
Bu hakikat hem uykularım kaçıyor hem de beni kandırıp aklımı çeleceklerden, peşine düşebileceğim dünyalıklardan rahat kurtulmama sebep oluyordu. Onun için olsa gerek çok düşünüp az da olsa tam ve doğru karar vermem lazım geldiğinin ehemmiyetini anlamıştım.
Sıkılan ruhumu tazelemek, içimi kirden pastan arındırmak için sıkça tabiata çıkar, yürür ve endişe ve gailelerimden kurtulmak isterdim. Dünyadan ve üzerindeki kalabalıklardan, kulakları sağır eden lüzumsuz gürültülerden, maksatsız koşuşturmalardan uzak; oldukça sade, cıvıl cıvıl kuş sesleriyle, dere şırıltısı, hafif ıslık çalarak esen rüzgârla, toprağın o kendine has tarifsiz kokusuyla baş başa kalır ve her şeyden önce yaşadığımı hisseder, hayatta olduğumun farkına varırdım. O hoş tabiat içinde, tenhalarda öyle derin bir tefekkür hâli yaşardım ki; anlatmaya kelimeler aciz kalırdı.
Şu veya bu sebepten zihnimi kemiren birçok suâl olurdu her daim. Kendi kendime derdim ki:
“Niçin böylesin ey ABDİÂCİZ?”
Cevap gecikmeden gelirdi. “İsmim üzerimde, malumunuz; ABDİÂCİZ, yani herkesin anlayacağı ifadeyle ZAVALLI KUL! Ben zalim ve ipe sapa gelmez hain bir nefis taşıyorum! Şeytan denilen melun hiç yakamı bırakmıyor! Kene gibi yapışmış kötü arkadaşlardan kurtulamıyor, o bozuk çevremden dışarı çıkamıyorum, hepten menfaatperest olmuş insanlar etrafımı muhasara etmişler! Bütün bunlardan şikâyet edip yakınırken kendi yanlışlarımı hiç göremiyordum. Oysa ben de onlardan farksız değildim; birine bir iyilik yapsaydım, hemen karşılık beklerdim, birini sevseydim, suistimal edilirim diye kılı kırk yarar, endişeye kapılırdım, kalbimi birine açsaydım, sırlarım ifşa oldu, tefe koyarlar diye korkuyla dolardım! Sonra da oturup hesaba çekiyordum hem muhataplarımı hem de kendimi. Acımasızca suçluyordum; "belki fazla geldim, lüzumsuzum" diye kendimi yiyip bitiriyordum. Hayallerimde devasa düşmanlar oluşturup sonra da mücadeleye giriyor, hepten kaybediyordum. Anlayacağınız iç ve dış düşmanlarımla hep kavga hep dövüş hâlindeydim! Bu muharebelerim ne zaman nihayete erecekti? Bu suâlin cevabını ne ben bilebiliyordum ve ne de kimseye sorup öğrenme cesaretim vardı!" DEVAMI YARIN

