Belki de insan olmanın heyecanı da devamlı kendimiz ve hayatımızın bilinmeyenlerini çözmeye çalışmamızdadır kim bilir?
Her insanın kendine has, nev’i şahsına münhasır mühim hikâyesi vardır. Bunlar kimse tarafından tam olarak bilinmez. Başımıza gelenler, sebepler ve neticeler birbirleriyle irtibatlaştırılmadan, karışık bir şekilde hissedilebilir. Tecrübelerimiz her şeyimiz olsa da ancak hayatımızın son dönemlerinde mânâ kazanır. O zaman, o gün olduğumuz kişiye dönüşebilmemizde yaşadığımız her huzur ve saadetin, üzüntü ve kederin, tehdit ve tehlikenin, şans ve şanssızlığın ve tanıştığımız her şahısın da ayrı ayrı payı olduğu aşikârdır. Zamanında fark etmediğimiz en küçük dönüm noktaları bir anda su yüzüne çıkar. Kaderimiz bilinmezdir ve uzun bir müddet de öyle olacaktır.
Hakiki hikâyemiz, ancak hayat bittiğinde okunabilir bir hâl alacaktır.
Belki de insan olmanın heyecanı da devamlı kendimiz ve hayatımızın bilinmeyenlerini çözmeye çalışmamızdadır kim bilir?
Cismimi bölseler bu yolda bine,
Hakk’a şükrederim binlerce yine,
Varsın aşkın ile kül olsun sîne,
Olur mu çileler gülmeye engel?
Bırak nefsini de hiç durma dön gel!
Mürşit ümitlerin en büyük bahtı,
Sana tutulanlar neyler ki tahtı,
Hasretlik bağrımı kavurup yaktı,
Sarp dağlar olur mu gelmeye engel?
Kov melun şeytanı temizlen de gel!
Yolun gayet yüce, öyle güzel ki,
Aşkın gönlümde taşkın bir sel ki,
Bilmeyen cahiller hayal der belki,
İnsanlar olur mu sevmeye engel?
Dünya kandırmadan tövbe et de gel!
Hazırlık gerekir ecel gelmeden,
Yaşamak mümkün mü sonu bilmeden,
Hoca, kavuşulmaz sevip yanmadan,
Tabipler olur mu ölmeye engel?
Çaresiz derdim var ölmeden dön gel!
Ne kadar yaşarsak yaşayalım iş dönüp dolaşıyor ölüme ve ondan sonraki ahiret hayatına geliyor. Ahirette de Cennetten ve Cehennemden maada gidilecek yer yok. En mühim yer ve son varılacak menzil de orası. Orada ebedi saadeti yakalayabilmek için de Allahü teâlâyı iyi tanımak ve razı olduğu şekilde bir ömür sürmek lazım. Allahü teâlâyı tanımak demek, Ona tam îmân ve noksansız itaat etmek demektir. Bildirdiği haramları yapmamağa, farzlarını ise seve seve yerine getirmeye çok dikkat etmek lazım. Eğer insan tanıyıp sevdiğine itaat etmezse buna tanımak denmez, muhabbet de denmez. Dolayısıyla tanımaktan maksat onu sevmektir, sevmekten maksat itaat etmektir. İtaatten maksat da, haramlardan sakınmak ve farzları yapmaktır.
Bir gün mübarek bir zat, bir talebesine buyurur ki:
“Evladım, Cenab-ı Hak bize ne kadar çok nimet vermiş. Sabah namazından sonra oturdum kalbimin, gözlerimin, midemin, kulaklarımın ve diğer uzuvlarımın faydalarını düşündüm ama ne hikmetse burnum hatırıma gelmedi. Az sonra gaz kokusunu hissedince, burnumu da düşündüm. Ocak açık kalmış, kokusunu hissetmeseydik, zehirlenebilir veya yangına sebep olabilirdi. Hepsi de ayrı ayrı büyük nimetler! Rabbimizin nimetleri saymakla bitmez. Hele hele bir de îmân nimeti var ki hiçbir şeyle mukayese edilmez. Bu kadar büyük nimetlere karşı, Allahü teâlâ kullarından bir şey istiyor: O da, sadece kendisini tanımalarıdır." DEVAMI YARIN

