Kaydet
a- | +A

Fazla vakit geçmemişti ki başka bir köşeden inilti şeklinde bir nida daha duyuldu!

Geriye kalan üç kandil arkadaş, ürkek, boş gözlerle birbirlerine bakındılar.

Cılız ışıklarının varlığı yokluğu belli bile değildi. İki mühim arkadaşları gözlerinin önünde esen rüzgârlara dayanamamış, sönüvermişlerdi. Kendi akıbetlerinin de öyle olacağından korkuyorlardı.

Fazla vakit geçmemişti ki başka bir köşeden bir inilti şeklinde bir nida daha duyuldu:

“Ben MUHABBETİM, SEVGİYİM! Devamlı yanık kalarak etrafımı aydınlatmaya artık tâkatim kalmadı. İnsanlar beni de ÎMÂN gibi, SULH-BARIŞ arkadaşlarım gibi bir kenara bıraktı, onların yanında kadir, kıymetim ve bir ehemmiyetim yok. Kendilerine iyilik eden en yakın dostlarını bile sevmeyi unuttular.”

Sözlerini tamamlayamamıştı ki bir yel esti onu da susturdu.

Ortam iyice karanlığa gömülmüştü. Ha söndü, sönecek, iki kandil hâlâ direniyordu ama nafile, varlıklarıyla yoklukları pek belli değildi.

Kendini toparlayan biri; titrek bir sesle ve kekeleyerek:

“Ben! Ben! Benim ismim de ÇALIŞMAK, emek, alın teri ne derseniz deyin… çok garip gelebilir size. 'Böyle kandil mi olurmuş’ diyen de çıkabilir. Olsun, kim ne derse desin, umurumda bile değil! Dünyanın çivisi çıkmış bir kere; ÎMÂN söndü, BARIŞ bitti, MUHABBET kalmadı. İnsanlar; ‘niçin ter döküp yorulacakmışım, niçin fedakârlık edecekmişim?’ deyip ucuz yollardan çok para kazanma, lüks yaşama derdindeler. Onun için hırsızlık, gasp, yalan-dolan aldı başını gidiyor. Yolsuzluk ayyuka çıkmış. Açıkça bana lüzum duymuyor, istemiyorlar. Ben de beni istemeyenleri hiç istemiyorum…”

Der demez nereden geldiği belli olmayan bir fırtına ortalığı birbirine kattı, ÇALIŞMAK kandili de oracıkta söndürüverdi. Karanlık artarak, iyice göz gözü göremez hâle gelmişti.

Isırdı kedi beni,

Köpekler yedi beni,

Dikkatimi çekiyor,

Yüzdeki yedi beni.

Neden sonra bu çaresizlik ortamının kapısı aralandı. Güler yüzlü, sevimli bir genç içeri girdi. Her zaman aydınlık görmeye alışık olduğu mekân zifirî karanlığa gömülmüştü. Beş ayrı yerden ışık saçan kandillerin dördü hiç yanmıyordu. Biriyse “ha söndü sönecek” durumda, can çekişiyordu. Korktu, çok telâşlandı. Gayriihtiyari;

“Niçin yanmıyorsunuz? Ne oldu sizlere? Nerelerdesiniz? Sizi kim söndürdü?” diyip ağlamaya başladı.

Bu feryad-ı figana; karanlığın tam ortasında; belli belirsiz cılız yanan kandil, lakayt kalmadı. Yorgun başını kaldırıp korkak gözlerle sesin geldiği istikamete baktı. Bir şeyler gürültüsüz, patırtısız ortalığı sarsmış gibiydi.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR