"En son konuştuğum ismini bile bilmediğim Türk bana öyle bir nasihat etti ki unutmam mümkün değil..."
Netice ne olursa olsun bunları ben söylemedim. Elbet bir söyleten vardı. Bir İslâm âliminin şu sözü pek hoşuma gidiyordu:
“SÖYLEYENE DEĞİL, SÖYLETENE BAK!”
Küfür isteme benden!
Hemen soğurum senden,
Can feda olsun ama;
Vazgeç küfürden hemen!
İşte böyle bir memleketteydim ve hâlâ seviyordum. O kadar tahribata rağmen "göl yerinden su eksik olmaz…" misali burada da karşıma çıkıvermişti. En Avrupaî görünen de bile öyle kıymetli mücevher gibi hasletler vardı ki… Belki bu kalıntılar üzerinde yeniden doğar, yeniden dünyaya adâlet, hak, hukuk götürme şerefine kavuşulur.
En son konuştuğum ismini bile bilmediğim Türk bana öyle bir nasihat etti ki unutmam mümkün değil:
“Bak kardeşim hepsi hoş şeyler, güzel ifadeler. Mesut ve bahtiyar olmak istiyorsan her iki cihanda da sana şunu derim: Doğru kitapları çok oku, her kim olursa olsun büyükleri, küçükleri, canlı ve cansız bütün mahlukatı, tabiatı sev, sevmeyen insandan da uzak dur.
Huzur ve saadeti öldürüp nefreti toprağa dikmek isteyenlerden şeytandan kaçar gibi kaç!
Sesinin tonu, kalbinin tonundan yüksek olanlardan da uzak dur! Çünkü neyin yanında durursan, neye yaklaşırsan, neyi çok biriktirirsen ona dönüşürsün farkında bile olmazsın!
Ey uslanmaz nefsim, başla figana!
Kafa tutacaksan bütün cihana!
Bari çomak sokma ballı kovana!
Feryat, dertlerime deva olmuyor,
Tabipler yarama neşter vurmuyor.
Doymayan bir hırsa açtın kucağı,
Ne yazık yıkıldı gönül ocağı.
Dolaşıp da durdun dört bir bucağı.
Havan, cehenneme kalkan olmuyor,
Doluya fazla, boşu doldurmuyor.
Nefsim, ne söylesem yine de azdır,
Tövbe kitabına ismini yazdır!
Ölmeden önce git, mezarın kazdır!
Ne yapacaksan yap, hesap tutmuyor,
Süslü cümleleri, kimse yutmuyor.
Böyle hâin yoktur dünyada eşi,
HOCA yakmış seni, aşkın ateşi.
Bir eline ayı verseler, birine güneşi,
Bu işlere akıl izan ermiyor,
Dünyaya düşkünlük huzur vermiyor.
***
8 TAHTAKURUSU
Bu da bir Türk ile bir Yahudi ailesinin komşuluk hikâyesi...
Gökyüzünün pamuk misali bulutlarla süslendiği yarı açık güneşli bir ilkbahar günü... Öğleden sonra, saatın kaç olduğunu tam hatırlamıyorum, en küçük kerimemi imtihan olacağı mektebe götürmüştüm. Gittiğimiz bahçe, yan sokaklar, kahve önleri salkım saçak insan kaynıyordu. İlk kez bu kadar veliyi bir arada gördüm. “Ortalık ana-baba günü” derler ya o türdendi… Hatta bazı aileler çoluk-çocuklarıyla, bir mesire yerine gelir gibi gelmişlerdi. Birden giriş zili çalmaya başladı. İmtihan; bekleyenleri o kadar tesirinde bırakmış olmalı ki zil sesi, anlatılamaz bir panik havası oluşturdu. Bir telaş bir telaş…
Çocuklar fazlalıklarını, bilhassa cep telefonlarını en yakınlarına bırakıyor, heyecanla kapı önündeki kuyruğa dâhil oluyorlardı.
DEVAMI YARIN

