Pazartesi günü zirve başladığında barış için hemen hiç ümid yoktu. Bu ümidsizlik salı öğlene kadar sürdü. Taraflar ortak bir noktaya varamıyorlardı. Üstelik Filistin''in mazlum halkı da Şarm el Şeyh görüşmelerini reddetmekteydi. Bir kere daha kaybetmekten korkuyorlardı.. Daha yumuşak bir havada geçen Camp David''de bile barışa varılamazken onu çatışmalar ortasında yakalamak fevkalade zordu. Şu var ki bu defa iş öncekinden çok daha fazla tehlikeliydi. Eğer kavga durmazsa bölgenin topyekûn alev alması mukadder görünüyordu. ABD devlet başkanı Bill Clinton tehlikeyi ilk ândan itibaren sezdi. Ve hadiseye ağırlığını koydu.
Zirve O''nun telkini ile gerçekleşti. Buna rağmen olumlu bir gelişme beklenmiyordu. Tuhaftır ki Amerikan deniz kuvvetlerine ait gemilerin Akdeniz''e yönelmesiyle anlaşma haberi arasında fazla bir vakit geçmedi. Belli ki Amerika, gizli celselerde gerekli baskıyı yaptı ve sonuca da gitti. Zirvede varılan kararın hülasası şöyle: Her iki liderin şiddeti kınaması, Filistin''in serbest bıraktığı mahkûmları yeniden hapishaneye alması, Amerika''nın öncülüğünde araştırma komisyonu kurulması, İsrail''in eski sınırlarına çekilmesi, tarafların iki hafta içinde bir araya gelmesi... Peki bu kararlar, hayata geçebilecek mi? Kaygılar hoş bir temenniden öteye gidememesi. Herhalde sokak çatışmaları birden durmayacaktır. Barışın gerçekleşmesi esas itibariyle İsrail''e bağlı.
İsrail, Filistin''in bağımsızlığını engeller ve Kudüs''ü sahiplenmek gibi bir çarpık anlayışı devam ettirirse barış bugün elde edilse de yarın yine bozulur. Zaten son kavgayı İsrail''in zaman kazanmak ve taviz koparmak için çıkardığına dair doğmuş şüpheler çok kuvvetli. Şarm el Şeyh''te sulh müzakereleri ikinci günündeyken bile İsrail askerleri, bahçesinde zeytin toplayan sivil halka dahi ateş açarak katliam yapıyorlardı. Sivil halk diyoruz. Bir avuç polisi saymazsak Filistin''in hepsi sivil halk. En nihayet kurşuna karşı taşla mücadele ediyorlar.
İsrail''in olabildiğince objektif olması gerekir. Yahudiler, binlerce yıl sonra atalarının topraklarına gelerek Arapları yerlerinden yurtlarından edip bir devlet kurdular. Barışa mecbur olan herkesten evvel İsrail''dir. İstediği kadar ordusu kuvvetli olsun. Yahudiler, insan denizi ortasında yaşadıklarını unutmamalı.. Huzursuzluk böylece sürüp giderse mevcut nüfuslarını dahi koruyamazlar. İkinci unutulmaması gereken İsrail''in kurulduğu günle bugün arasındaki müthiş genişlemedir. Bu yayılma ile bırakınız Ürdün''ü, Suriye''yi vs. Türkiye''yi dahi rahatsız ettiği inkâr edilebilir mi? Onun için Filistinlilerin haklarını tanıyarak ikide bir bölgeyi ateşe vermekten kaçınmalıdır. Emperyalist niyetler taşımadıklarına herkesi inandırmalılar. Burada Türkiye''ye de büyük sorumluluklar düşüyor. İsrail''le bazı alanlarda andlaşmaya varmak onlara katiyyen "Türkiye bizim yanımızda" gibi bir duyguyu yaşatmamalıdır. Türkiye, tarihi gerçeklerin ışığında yol almalı. Ama, asla pasif kalmamalı. Eğer ayağımıza gelen fırsatı değerlendirseydik Şarm el Şeyh zirvesi bizde yapılabilirdi. O takdirde barışın mimarları sadece Bill Clinton, Hüsnü Mübarek, Emir Abdullah, Kofi Annan... gibi isimlerle sınırlı kalmaz Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı, başbakanı ve dışişleri bakanı da bu mimarlar arasına katılmış olurlardı. Bu tarihen hem hakları ve hem de vazifeleriydi. Esefle belirtelim ki bunu yapmadıkları gibi Mısır''a da gitmediler.
Düşünüyoruz şimdi... Orta Asya''ya ziyareti, Rusya''nın son Avrasya Ekonomik Birliği atağından sonra şarttı. Evet ama; zamanlaması doğru mu oldu? Dünyanın gözü Mısır''dayken. Dünya Ortadoğu''yu konuşurken. Vicdanı olanlar Filistinli yavrulara ağlarken Ahmet Necdet Sezer''in sessiz sedasız Türk cumhuriyetlerine ziyaretler yapması ne kadar yerindedir? Şu zirvede yer alsaydık... Sonra da olanca gücümüzle ve ekip halinde o tarafa koşsaydık daha iyi olmaz mıydı? Tarihe geçecekken bir fırsat heba edilmiştir. Halbuki günler öncesinden uyardık "Ankara cesur olmalıdır" diye... Ankara''nın biraz tarih okuması lazım.

