Bir mukaddes ayın eşiğindeyiz... Ramazan-ı şerîfi idrak etmemize bir şey kalmadı. Cenab-ı Hak, izin verirse o günleri göreceğiz. Ramazan ayı gelirken en yakından en uzağa doğru coğrafyaları taradığımızda dünyanın hiç de rahat olmadığını fark etmekteyiz. En büyük rahatsızlıksa İslam diyarlarında. İslam memleketleri, ya acı içinde ya acınacak halde. Kafkaslarda, Balkanlarda, Ortadoğu''da, Uzakasya''da; Keşmir''de, Çeçenistan''da, Filistin''de, Bosna-Hersek''te, Kosova''da mü''minler yığınla çıkmaz içindeler. Ya büsbütün hürriyetten mahrumlar veya Çeçenistan dramında olduğu gibi topyekûn katliamla karşı karşıyalar, yahut da itibarsız, bağışlanmış bir hayat sürmekteler.
Bugün binlerce kere esef ediyoruz ki hiçbir İslam ülkesi iftihar edilecek vaziyette değildir. Ve yine binlerce kere esef ediyoruz ki Müslümanlar -belki de- hiçbir devirde dünyaya böylesine düşkün olmamışlardır. Daha fenası da var...daha fenası, Müslümanların içine düştükleri nemelazımcılık, aldırışsızlık, vurdumduymazlık ve yalnızca kendini düşünme illetidir. Bu illet; bu hastalık yüzündendir ki kalbler, hassasiyetini kaybetmiştir. Eğer dediklerimizin aksi varid olsaydı -keşke olsaydı- bugün böylesine suskun kalınmaz, gözyaşı seller gibi akardı. Hiç olmazsa gözler yaşarırdı. Biri Hindu''nun, diğeri Rus''un, öbürü Yahudi''nin, kalanlarının tamamı kapitalist dünyanın elinde. Ne kadar acıdır ki bir avuç şuurlu mü''min dışında kimse bu sefil manzaradan rahatsız değil. Nerede Müslümanın, gayreti, dikkati, şefkati ve en önemlisi; evet en önemlisi haysiyeti? Mü''min çok değerini kaybetti... Enkaz altında can vermiş kadının dışarıda kalmış kolunu keserek bileziklerini almaya çalışan bedbaht da Müslüman...
İnsan, hiçbir asırda bugünkü kadar huzursuz olmadı. Teknolojik kalkınma ile mânevî mertebe ters oranlarda seyretti. Bu devir insanın en büyük kaybı huzurudur. Varlıklısı da huzursuz, varlıksızı da. Kendini varlığa kaptırmış olan daha fazla huzursuz. Niçin, sebep? Bütün bu itibarsızlıkların da haysiyetsizliklerin de illetlerin de zilletlerin de sebebi belli?
Sevgili Peygamberimiz''den uzaklaşmak.
Pınarı bırakıp çöllere sapan elbette susuzluktan kavrulacaktır. Gazyağı da su da aynı renktedir; fakat biri öldürür diğer yaşatır. Resulullah Efendimiz, "sallallahü aleyhi ve sellem" huzurun menbaıdır. Huzursa İslamdadır. İslam, olanca muhtevası ile olanca güzelliği ile olanca berraklığı ile bizzat âlemlere rahmet olarak gönderilmiş Resuller Resulünün hayatıdır, yaşadıklarıdır, buyurduklarıdır... Sabır O''nda...
Fedakârlık O''nda...
Doğruluk O''nda.. Yüksek ahlak O''nda... Merhamet O''nda.. Cömertlik O''nda... Liderlik O''nda... Her güzellik O''nda zirveye ulaşmıştır. Sevgili Peygamberimiz, şahısları ve getirdikleri ile en olgundur. Öncekilerin ve sonrakilerin mutlak üstünüdür. Kâinatı yaratan yüce Allah öyle takdir etmiştir. O''na tabi olmaktan gayrı kurtuluş reçetesi yoktur; O''ndan uzaklaşarak da huzur bulunmaz.
Allahü teâlâ, O''nu muhatap almıştır.
Ahir Zaman Nebisi''nin tebliğ ettiği İslamiyet, kıyamete kadar hiçbir ilave veya çıkartmaya muhtaç olmadan devam edecektir. İslam dininde şu veya bu kadar değişiklik arzuları gereksiz işgüzarlıklardır. İnsanın İslamiyete yabancılaştığı bir hakîkattir. Öyleyse hatalar karşısında mü''mine düşen öfke değil merhamet olmalı. Mü''min, ebedî rehberinin ahlâkı ile ahlaklanarak şöyle düşünmek zorundadır:
-Bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlar...
Hakîkî mü''min cennetin anahtarını cebinde bilmez, kendini başkalarının fevkinde saymak gibi bir şaşkınlığa düşmez. Yüksek takva sahibi ecdadımız, onca gıpta edilecek hallerine rağmen "gariki bahri isyanım, dahilek ya Resulallah"/ ''İsyan denizine batmışım yetiş ya Resulallah!'' diyorlardı. Asıl isyan denizine batmış olanlarsa onlar değil, biziz. İsyan denizine batmış olmasaydık başımıza bunlar gelir miydi? Dünya Müslümanları şu perişan manzarada olur muydu?

