Cezaevi isyanları ilk değil. Daha evvel de yaşandı. Uzunca bir zamandır sıkça oluyor. Bu defa af geliyor. Madem öyle neden o kadar ümid, isyan ve göz yaşından sonra çıkıyor?
Cezaevleri, adalet sisteminin sonuç noktasıdır. Hayatın öteki yüzüdür. Bir güçtür. Fransız ihtilalindeki rolü tarihe mal olmuştur.. En yakın misalse son İsrail-Filistin kavgasında yaşandı. Yaser Arafat, hapishaneleri boşaltınca, salınan mahkûmların tekrar içeriye konması hasım tarafın öncelikli barış şartlarından biri oldu. Hatırlayınız... Bir buçuk yıl kadar öncesinde Rahşan Ecevit''in bir anne-çocuk ikilisinin hapishane hayatından müteesir olması bu derdin mazi tarafıdır. Şüphesiz ki Rahşan Ecevit de yürek sahibi. O da gördüklerinin etkisinde kalır.
Her ne kadar kendini işsiz bir ev hanımı ve esersiz ressam saysa da O, hin bir politikacıdır. Devletin, sosyolojik faktörlerin affa hazır olup olmadığını hesaplaması ve duygusallığını frenlemesi gerekirdi. Bunu yapmak yerine af lafını ortaya attı. O günden bu yana cezaevlerinin pencere ve damlarından ateş ve duman veya koğuşlarından öfkeli haykırışlar yükseliyor... Bayan Ecevit''in politik kazancı da hesaplayarak ettiği bu laf, Cumhurbaşkanından Hükûmete, TBMM''ye, çeşitli toplum kesimlerine kadar bir çok müessese ve kişiyi sıkıntıya soktu. Af olmamalı mı? Şartları olgunlaşırsa elbette. Hele adaletin şüpheli tecelli ettiği memleketlerde af bir toplumsal iyileştirme reçetesidir. İçerde yatan herkes suçlu mu? Herkes hak ettiği kadar mı ceza almış? Ne var ki hadise basit değil. Affı isteyenler kadar ona karşı olanlar da var. Zaten CMUK yüzünden cezalar komik hale dönmüş bulunuyor. Buna bir de zamanlı zamansız af eklenirse çıkan sonuçtan affedilenler dahil millet hayatı yara alır. Adaletin yerini bulmaması, mağdur tarafı ihkakı hakka, yani cezayı bizzat vermeye zorlar.
Bunlar biliniyor. Bir çaresizlik var. İki yıla yakın zamandır. Af problemi bazen az, bazen çok ama hiç unutulmadan gündemde konuşulup durdu. İşin garip tarafı fikirlerin samimiyetle açığa vurulmamasıdır. Bazısı oy kaybından, bazısı okuyucu kaçmasından korkuyor. Şimdi ise af ihtimali bir karara dönüşme safhasında.. Hatta parlamentonun çalıştırılarak ramazan bayramına yetiştirmekten bile söz edilmekte. Ne olursa olsun. Düşülen aczi örtmek mümkün değil. Mahkûm "söke söke aldık" diye düşünecektir. Böylece içerde kalanlar da yarın koğuş yakarak, gardiyan rehin alarak, pankart asarak af talep ederler. Canı, namusu ziyan görenler ne yapsın, onların telafisi mümkün olmayan zararlarını kim karşılasın? Belki de asıl mahkûm onlar. Onlar, kaderin değil, bir bitmez kederin çilekeşleri. Kısacası bozuk düzen öz vatandaşlarını mahkûm olarak veya mağdur olarak harcamakta. İçerde veya dışarda hayatlar ziyan olmakta. O bir kere yaşanan hayatlar. Önce gaflar, sonra laflar ve kanırta kanırta alınan sonuç. Adalet, hukuk fakültelerinde iyi hukukçular yetiştirmekle başlar. İyi polisler çalıştırmakla devam eder. Bir hukuk abidesi olması gerek ceza kanununa kavuşmak ve bu kanunu kılı kırk yaran insaf, vicdan ve hakkaniyet sahibi hakimlerle gerçekleşir. İnsana insan gibi muamele eden, mahkûmu kazanç vasıtası saymayan hapishane personeli ile uygulanır. Devlet adalet üzredir. Mahkemeler adalet dağıtır. Af istisnadır. Lafı sorumluluk ister. Bülent Ecevit''in Başbakan olduğu CHP-MSP iktidarının çıkarttığı 1974 affı Türkiye''yi 12 Eylül 1980 darbesine sürüklemişti. Hapse düşenin ilk işittiği "Allah kurtarsın" dileğidir. Çıktıktan sonra ne denebilir? Allah affetsin...

