Kaydet
a- | +A

Zaman bir kere daha silkindi, gerindi, toprakla, havayla ve suyla buluştu. Toprak gerindi, su çağladı, hava berraklaştı, zaman aktı. Bahara erdik. Yağmur dolu dolu yağdı, ağaçlar yaprağa durdu, çiçekler tomura durdu, sular şakırdadı. Toprak, kendine has kokusu ile varlığını hissettirdi.

Baharla yaz arası dönemdeyiz. Erikler, bademler, birer beyaz müjde gibi açtı. Gelinciklerle karışık tarlalarda ekinler diz boyu. Papatyalar, sarısı ve beyazı ile gülümseyen bir yüz kadar cana yakın. Erguvanlar her yılki cömertliği ile inanılmaz renklerine büründüler. Kısacık, fakat muhteşem hayatları var. Ihlamur ağaçları, akasyalar salkım salkım dökme hazırlığında. Mor salkımlar bayıltıcı renkleri ile çoktan duvarlarda arzı endam etmekteler. Güller, sarısı, kırmızısı, pembesi, beyazı ile kıpır kıpır. Laleler, eski çağlardan bir izdüşüm gibi... Leylaklar da öyle. Hayat kapkara değil. Tersine en yakından en uzağa, ağaçlar, çiçekler ve tabiat olanca zenginliği ile aydınlıklar sunmakta. Yeter ki görülebilsin. Bir gülün, bir mor salkımın, erguvanın, çınarın yanında yaşayıp da onu farkedemeyenler var. Komşulukların, akrabalıkların, arkadaşlıkların zayıfladığı gibi tabiatla haşır-neşir olmak, onunla kaynaşmak, onunla dinlenmek, zindeleşmek, onda merhamet duygusunu, hayatın güzelliğini bir kere daha yaşamak hasleti de zayıfladı. Laleyi batıya biz tanıttık.. Gülün tohrağa ekildiğini de bizden öğrendiler. Üstelik biz, Peygamberini gülle ifade eden zarif bir iklimin insanlarıyız. O, Peygamber -aleyhisselam- ki bizzat ağaç dikmeyi teşvik ettiler. Yeşilin akarsu kadar, güzel yüz kadar insan bakışındaki yankılarına dikkat çektiler. İşte tarihi camilerdeki, meydanlardaki, yol kenarlarındaki anıt ağaçlar bu işaretin eserleri. Önceki insanlar, ağaçla, gülle, filbahriyle, laleyle, karanfille... birlik hayat sürüyordu. Bahçeler, zümrüt çağlayanı, motifler, tabiatın kumaşa, kâğıda aşılanmasıydı. İsimler, bugünden daha fazla güllü, laleli, çiçekliydi. Sonrakiler, yeşilden maksadın, kapıları veya nefis sanat eseri kabir taşlarını yağlıboya ile yeşile boyayarak kirletmek sandılar. Yine de suçlu olan üç çeyrek veya yarım asır önce yaşamış olanlar değildi. Bir medeniyet, bütün unsurları ile çekilmişti; denizin kıyıdan ortalara doğru kuruya kuruya uzaklaşması gibi. O durmuş oturmuş çiçek ve ağaç kültürü, bugün ya bilinmiyor veya az kimse âşina. O sebeple sokaklar, caddeler olanca zevk ve estetiği ile güzelleştirilemiyor. Eski caddelere bakınız. Aynı cins ağaçlar, mesela çınar veya at kestanesi veya diğerleri yan yana dikilip gitmiş. Bugün şehirli insanların yerleşiklik yüzdesi kırk yılı bulmaz. O yüzden bir dönem tabiattan kopuldu. Üstelik o dönemde, deniz revaçtaydı.

Bugün, bu ülke insanı tekrar ağacı, çiçeği, toprağı ve havayı keşif yolunda. Yeşil hayattır... Gül, lale, erguvan, mor salkım, ıhlamur...bütün ağaçlar, bütün çiçekler, bütün güller, toprak hava ve su...hayatın rengi. Hayat o kadar renkli ki. Tabiatın rengi, kokusu ve güzelliği bir cuma günü kadar insanla iç içe. Acaba, cumaya ne kattık, tabiata ne kazandırdık?