Kaydet
a- | +A

Adına ister erken cumhuriyet, ister yakın tarih, yahut tek parti iktidarı densin… ne denirse densin; sonuç değişmez. Kuşatılan, çeyrek asırlık bir zamandır. Yirminci asrın ilk çeyreğinden itibaren yaşanan sarsıcı olayların başlangıcı, esasında bir asır evvelinde başlar. On dokuzuncu asrın girişinde vuku bulan "fes inkılâbı", yüz sene sonra şapka inkılabı olarak topluma dayatılacak ve bu şekilcilik, darağacında biten hayat dramlarıyla cemiyete kan kusturacaktır...

İslâm milletlerinin hayatında selâtin yâni Fatih, Şehzâdebaşı, Süleymaniye, Selimiye, Ulucâmi… gibi Sultan câmilerinde Filayağı denen devâsâ sütunlar vardır. Bu mimârî şâheserler, muhteşem kubbelere omuz verirler…

Millet ve cemiyet hayatımızı ayakta tutan değişmez, değiştirilemez ve vazgeçilemez mermerden daha muhkem ana sütunlar vardır:

İslâm dîninde, İslâm medeniyetinde, Muhammedî hayatta, Ehl-i Sünnet Yolunda millet ve cemiyetimizi ayakta tutan değişmez, değiştirilemez ve vazgeçilemez mermerden daha muhkem ana sütunlar 4 tanedir:

-Kitab,

-Sünnet,

-İcmâ-ı Ümmet,

-Kıyas-ı Fukaha…

İslâm milletlerini ve İslâm’la şereflendikten sonra İslâm’a sancaktar olma bahtiyarlığına kavuşan asil Türk Milletine, medeniyet inşa etme, zaferden zafere koşma kabiliyet ve melekesini kazandıran işte bu 4 sütundur:

Ehl-i Sünnet Yolu, mezheb, dergâh, saray, medrese ve daha ne varsa hepsi bu değerlerin varlığıyla hayat bulmuştur. Bu dört sütunu esâs alan yaşayışlarımızda amentü de belliydi, ilim de belliydi, hukuk da belliydi, maarif de belliydi, takvim de belliydi, yazı da belliydi, rakam da belliydi, kılık-kıyafet de belliydi... kıymetlerimizden uzaklaşma başkalaşma, yabancılaşma, eziklik ve kayıplar dönemi başladı…

Dört Sütunun rahmet mayasında kurulmuş İslâm Medeniyetinin millî bünyede tezahürü olan bin yıllık hayatlardan kopuşun başlangıcı, 19. Asrın başı ve ortası, radikal değişiklik ve yok etmelerse 20. Asrın ilk çeyreğinden ortasına kadar olan zamandır. 1825-1925 arasındaki bir asrı, Islahat, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet diye dörde ayırmak mümkündür…

Bu makaleyi, 2026 Milâdî yılına giriş münasebetiyle kaleme aldık:

Son iki asrımızın, fikir namusuyla ele alınıp değerlendirilmesi artık zaruret hâline gelmiştir. Bundan çekinmemeli. Zarar vermez, fayda getirir. Erken Cumhuriyette işlenen bazı yanlışlar, Osmanlı Devleti devam etse belki yine yapılacaktı. Çünkü; ileride "aydın yabancılaşması" denecek olan münevverimizin körü körüne Avrupa hayranlığı daha Tanzimat’ta başlamıştı…

Şu gün "yeni yıl " kavramı, toplumumuzda fiilen iki ayrı takvime ayrılmış bulunmaktadır. Bunlardan biri, muharrem ayının 1’nde başlayan Hicrî Kameri yılbaşıdır. Diğeri de resmiyet kazanmış olan Gregoryen güneş takvimidir…

Hicrî yeni yılda Türk milletinin hemen bütün ferdleri ve İslam Ümmeti, dualar etmekte, ibadetler yapmakta, kaza namazları kılmakta ve hayr ve hasenatta bulunmaktadır… Hicri sene başı aynı zamanda bir muhakeme ve muhasebe zamanıdır. İnsan, ölümü ve pişmanlıklarını hatırlar, tövbeler eder, neler yapacağını tanzim eder… Hicri sene başında bir sükûnet, itidal, vakar, ağırbaşlılık, sevinç ve terbiye vardır.

Bir asırdır Türkiye’de ve bazı Avrupa özentili İslâm ülkelerinde 31 Aralığın 1 Ocak’a dönüştüğü gece yılbaşı olarak karşılanır. Bazıları, çılgınca eğlenir. İşin garibi ertesi gün de resmî tatil yapılır. Çalışan sayımız 33 milyon civarındadır. Günlük çalışma, 8 saat olduğuna göre bir günlük tatilde bu iki rakam çarpılarak ortalama insan ömrüne bölündüğünde bir günde 3 binden fazla insan hayatı ziyan edildiği görülür. Hâlbuki kutlama için, sevinç için tatil şart değildir. Ramazan ve Kurban Bayramlarımızda bile böyle bir mecburiyet yoktur…

Nedir?

Ne oluyor?
Ne olmuştur ki milâdî yılbaşında bir kısım vatandaşlar kendilerini kaybedercesine eğlenmekteler?

Netice itibarıyla hangi takvimle olursa olsun yeni yılla birlikte kişi, mezara 1 sene daha yaklaşmıştır. Gerçek bu iken, o gerçek görülmez, eğlence mekânları, evler, meydanlar buğulu çılgınlıklara boğulur.

Bu bizim bin yıllık hayatımız mıdır?

Değildir.

Yılbaşı denen yeni sene başı, Sevgililer Günü’nden, Anneler Günü’nden, Babalar Günü’nden… çok daha fazla bir kapitalist ekonomi israf teşvikidir. İslam toplumunda Hicri Yılbaşı, bir tefekkür sebebidir. İnsan, gök kubbenin kolladığı yerküre adlı mâbedde âdeta îtikâftadır.

İslâm medeniyet geleneğinde aşk ve sevgi kutludur. Ne eş ne anne ne baba… senede bir gün ve ömürde bir defa sevilir. Şu söz, muhteşem bir mahya gibi aşk iklimimizde yükselir:

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl,

Muhammedsiz, muhabbetten ne hâsıl?

Zuhurundan Bezm-i âlem oldu vâsıl!

Bu deyiş, şiir; Bezm-i âlem Valide Sultan Hazretlerinin yüzüğünde nakışlanarak günümüze dek geldi. Bizim ulu medeniyetimizde Sevgili Peygamberimize -aleyhi’sselâm varmayan yollar, tehlikelidir…

Gazze’de, Şarkî Türkistan’da Sudan’da soykırım yaşanır, Gazze’de çocuklar açlıktan ölürken bizde veya başka bir memlekette çok defa da kredi kartıyla borçlanarak yılbaşı eğlence çılgınlıklarında veya tatil diye tıknefes olmak, vahşi kapitalist tüketim ekonomisinde israf kırbaçları altında şaşkınlığa düşme hâlidir…

Rahim Er'in önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR