Kaydet
a- | +A

Deprem günleri; Marmara Bölgesi''nin ve dolayısıyle Türkiye''nin kalbinden yaralandığı sancılı zamanlar. Hemen herkes bir şeyler yapma gayretinde. En fazla koşturanlardan biri de basın mensupları ...gazete, televizyon, radyo muhabirleri, foto muhabirleri, kameramanlar ve ötekiler. Bunların içinde öne çıkanlar var. Arka planda kalanlar var. Mecburen böyle.

Bazan eser, hiç görünmeyenindir ama onu vitrindeki sunar. Başarılar da böyle başarısızlıklar da. Bu sebeple öne çıkmak çok sorumluluk isteyen bir davranış. Vitrindekiler, müesseselerini temsil ederler. Temsil kabiliyeti, hayatî değerde bir vasıf. Eğer, bu kabiliyette olmayan birine temsil görevi verilirse müessese de o şahsın kendisi de örselenir. Zarar illa ki parayla alakalı olmayabilir. Prestij kaybı bir zarar değil mi? Zaferler ayımızın mağlûb tarihi 17 Ağustos''u takip eden günlerde gözümüz-kulağımız devamlı şekilde haberlerde idi. Meslek icabı güne haberle başlayıp haberle kapatırız...ama o günler farklı günlerdi. Onun için daha bir dikkat kesildik. Ölümler, göz yaşları, kederler, enkaz görüntüleri ön plandaydı.

Buna rağmen.

Birçok benzerinde olduğu gibi asrın felaketinde habercilik yapılırken de bir kargaşanın yaşandığı gözden kaçmıyordu. Evet; görülmemesi mümkün değil. Herkes iyiniyetliydi. Stajyer muhabirinden medya sahibine kadar hemen herkes, nerede ise uyumadan vazife yapıyordu. Doğru... Lakin, yine de göze, kulağa hoş gelmeyen yanlışlıklar da oluyordu. Hiç olmaz mı? Olur. Hatasızlık mümkün değil. Fakat yapılmaması gereken hatalar var. Şartlar her ne olursa olsun pilot, uçağını salimen havaalanına indirecek, doktor ameliyatı gerçekleştirecektir. Başka çare yok. Bunlar, olmazsa olmaz şartlardır. Bunun gibi haberci de o olmazsa olmaz kanununun icabına uyacaktır. Uykusuz olabilir, aşırı üzgün olabilir, aşırı yorgun olabilir, hasta olabilir. Her ne olursa olsun. Elde mikrofon seyirci veya dinleyici önüne geçtikten sonra bunlar arkada kalacaktır. Kalabilir mi? Dediklerimizin hayata geçmesi nazari olarak kolay görünse de tatbikatta çok da kolay değil. Mesleklerin çıraklık ve kalfalık dönemlerinin mutlaka yaşanması lazım. İşte bu yapılmıyor. Ya hiç yapılmıyor veya usulen savuşturuluyor. Depremin bir kâbus gibi çöktüğü günler...dediğimiz gibi haberlere daha bir dikkat kesilmişiz. Direksiyon başında dahi haber takip ediyoruz. Radyomuz açık. Az sonra haberler başlıyor. Radyo istasyonu deprem bölgesindeki muhabiri ile canlı bağlantı kuruyor. Dinliyoruz. Muhabir, belli ki çok koşturmuş. Meslektaşlarından geri kalmamak için çırpınıyor. Dinleyiciye haberi olanca tafsilatı ile geçmek için didinmekte. Tam bu hislerle haberi dinlerken öyle bir hata işliyor ki onun adına mahcup oluyoruz. Telefondaki gazeteci, milyonlarca dinleyici önünde "depremzâde" diye konuşuyor. Bu hatayı o günlerde sadece bir muhabir işlemedi. Çok kimseden işitildi. Evet, öyle. yalnız arada bir fark var. Bu çok kimseler vitrindeki insanlar değil. Onların hatası kendileri ile sınırlı. Muhabirse müessesesini temsil ediyor. Temsil durumunda olan birinin yaşadığı psikolojik şartlar her ne olursa olsun yapamayacağı hatalar var. "Depremzâde" onlardan biri. Depremzede ile depremzâdeyi ayıramayan bir kişi nasıl olur da milyonların önüne çıkar? Biri "depremden ziyan görmüş" demek, diğeri "depremin oğlu". Bu vahim Türkçe hatasını işleyen birini kurumlar nasıl olur da oraya getirir? Belki 30 bin ölünün olduğu, milyar dolarlarca maddi kaybın yaşandığı bir âfette "depremzede-depremzâde" gibi mes''eleler üzerinde durmak bazılarınca yadırganabilir, teferruat sayılabilir. Eğer her teferruat görmezden gelinirse bir gün esas da kaybedilir.

Üstelik, unutmamak lazım ki habercinin malzemesi her şeyden evvel kelimedir. Malzemesini tanımayan biri sahasında sağlıklı hizmet veremez...