Helsinki zirvesinden esen Avrupa rüzgarı, gördüğümüz ve tesbit ettiğimiz kadarıyla damarlardaki kanı kamçılayan bahar rüzgarı gibi başta hükümet üyeleri olmak üzere herkesi coşturdu; herkes, birbirinden bağımsız olarak vakitsiz bir bahar sarhoşluğu içinde kendi meşrebince konuşuyor. Zirveden sonra yıldızı parlayan (aslında bu parıltıyı her zaman özünde taşımış olan) Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Kürtçe televizyon kurulmasına izin verilebileceğinden bahsediyor. Öte yandan, Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, meşhur Diyarbakır konuşmasında sanki hakların ve özgürlüklerin dağıtılmasında vatandaşlar arasında bir ayrımcılık söz konusuymuş gibi "Demokrasi, Türk''ün de hakkıdır, Kürt''ün de hakkıdır." diyerek bizleri şaşırtmaya devam ediyor. Niçin şaşırıyoruz? Çünkü, şimdiye kadar gerek devlet politikasında gerek halk arasında esasen "Türk- Kürt" ayrımcılığı söz konusu olmadı, bizler de halk olarak bu ayrımcı duyguları hiçbir zaman yüreğimizde taşımadık. Ancak, Türk ve Kürt''ün "et-tırnak" misali iç içeliğini en samimi duygularla yaşadık, bu ayrılmazlığı sürekli olarak terennüm ettik. Nitekim, bu gerçek,Yılmaz''ın konuşmasının akabinde, en yetkili kişi olan Başbakan Bülent Ecevit''in şu sözleriyle de vurgulandı: "İster Kürt kökenli, ister Türk kökenli, ister başka kökenlerden olsun, bütün yurtdaşlarımız demokrasiden yararlanıyor. Demokrasimizin tümüyle ülke açısından bazı eksiklikleri var veya olabilir. Ama değişik etnik kökenden yurttaşlarımıza göre değişik bir demokrasi zaten uygulanmıyor." Hükümet ortağının da tasvip etmediği "Demokrasi Türk''ün de hakkıdır, Kürt'' ün de hakkıdır" cümlesini Mesut Yılmaz neden telaffuz etmiş olabilir? Eğer Kürt kökenli vatandaşlarımıza yaklaşma, onlarla sağlıklı iletişim kurma gayesi güdüyor idiyse, sihirli sözcüklerin bunlar olmaması gerekirdi. Çünkü bu söz, ardında Kürt sorununu kabullenme anlayışını da beraberinde getiriyor.
Başbakan Ecevit''in Helsinki''de yaptığı o çok başarılı ve şahsiyetli basın toplantısında bütün dünyanın gözü önünde belirttiği gibi "Kürt sorunu", bize dışardan yamanmaya çalışılan bir sorun. Ancak, Güneydoğunun kabul edilmesi ve acilen çözümler üretilmesi gereken gerçekleri yok mu? Elbette var. Bunların başında bölgenin yıllardır ekonomik bakımdan ihmal edilmişliği geliyor ki, bu da kolay bağışlanır bir durum değil. Atalarımızın dediği gibi "Varlık gülüştürür, yokluk döğüştürür." Yani, ana sebep yokluk! Büyük ölçüde terörden arındırılmış çileli ve acılı bölge insanlarına, çıtaları ülke geneli için yükseltilen demokrasi ve insan haklarına saygı anlayışı içinde daha şefkatli, daha sevecen, acil yatırımlar ve sosyal imkanlar öngören yaklaşım elbette gerekli. Ama Avrupa''ya yaranmak için, Avrupa böyle istediği için değil... Türk, Kürt''e; Kürt,Türk''e mecbur olduğu için...Türk ve Kürt ,"et-tırnak" olduğu için... Akıl ve yürek bunu gerektirdiği için...

