Kaydet
a- | +A

Modaların ömrü bir rüzgâr esintisi kadar; bir geldiğini görüyorsunuz bir de geçtiğini. İbrahim Sadri ile başlayan şiir okuma merakı, toplumu bir süre şiire yaklaştırdı. Bizler de ruhlarda şiir duygusu yeşeriyor, bundan sonra artık adamakıllı dal budak sarar diye umutlandık. Birden patlayan şiir kasetleri furyası işin tadını kaçırdı. Kapitalist sistemde şiir de maddeye dönüştü. Okumasını bilen de bilmeyen de işe karıştı. Sonuçta o sıcak ilgi kaybedildi, şiirin yerini şimdilerde suskunluk aldı. Bilenlerle bilmeyenlerin karıştığı bir ortamda şiire iyilik mi yoksa kötülük mü yapıldı, varın hükmü siz verin... Şiirin oluşmasında başlıca üç aşama vardır; yoğunlaşmış duyguların düşünce süzgecinden geçip mısra kalıplarına dökülmeğe zorlanması, mısraların estetik kaygıyla bütünlük kazanarak birleşimi ve seslendirme (eski deyişle inşad). İnşad, şiir yazmak kadar dil sorumluluğu, birikim, çalışma ve özen gerektiren bir olgu. Öyle her şiiri (durgu, vurgu, tonlama, durak bilmeden, dilin müzikalitesini kavramadan) paldır küldür okuyamazsınız. Bu, en azından şiire ihanettir. Şimdi piyasada şiir okuyorum diye öne çıkanların çoğu, okumak şöyle dursun, bilerek veya bilmeyerek şiiri katlediyor.

Hasılı, şiir okumak, yazmak kadar zor. Çünkü bir dil sanatı olan şiir, esas amacına layıkıyla seslendirildikten sonra ulaşıyor, ruhlarda derin akisler uyandırıyor; zevk veriyor. Eline tutuşturulan şiiri anında seslendirmeğe kalkan kişi onu inşad etmiyordur, ancak üstünkörü okuyordur. Attila İlhan, olur olmaz kişilerin çıkıp da şiirlerini uluorta okumasından haklı olarak rahatsız ve şikayetçi. Her şiirinin bir notası olduğunu söylüyor. Ama kim bunun farkında? Söz gelimi "Ben sana mecburum" derken şiirin akışına göre öyle değişik bir müzikaliteyle seslendirmek gerekiyor ki ruhlarda ürperti uyandırsın, bir insana mecbur olmaktaki çaresizliği, tutkunluğu, acıyı, hüznü, birbirine karışmış duygu yumağını; hasılı bütün dramatik olguyu gün yüzüne çıkarsın. Bunu gerçekleştirmek için kırk fırın ekmek yemek lazım. Bir "canım" kelimesini, sevgi, öfke, sıkıntı, tahammülsüzlük, seslenme, kesinlik ifade edecek şekilde farklı söylemeğe çalışın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Attila İlhan, başkaları tarafından katledilmesini önlemek için şiirlerini kasete okumuş. Yani, eserine sahip çıkmış. Ya diğerleri, ölmüş olanlar, ne yapsın? Bazen devamlı Türk Müziği yayını yapan bir özel radyoda şarkıların güftelerini yalan yanlış okuyan spikerleri dinledikçe tüylerim diken diken oluyor; güftekârları adına öylesine hüzün duyuyorum ki... Sembolist şairimiz Ahmet Haşim, "Şiir Hakkında Mülahazat" isimli makalesinde şöyle diyor: "Şiir anlaşılmak için değil, duyulmak için söylenilmiş, söz ile musiki arasında ve sözden ziyade musikiye yakın ve şairle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanıdır. Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir." Şiirle musikinin iç içeliğini anlatan bu anlamlı tarife haddim olmayarak tek itirazım; anlaşılmayan, kan deveranına geçmeyen bir kelimenin layıkıyla telaffuz edilemeyeceği... Bilmem, anlatabiliyor muyum?