Milliyet''in geçen pazar günkü Kültür-Sanat sayfasında Nazlı Eray''la yapılan röportajı okudum. Etkilendiğim bir iki soru cevabı alıyorum: "- Pek çok eleştirmen sizin için Sait Faik''in devamı dedi? - Evet. Yalnız çok tuhaf. Sait Faik''in devamı dedikleri yazara bizim jüriler Sait Faik Ödülü''nü hiçbir zaman vermedi. - Bu tip kırgınlıklarınız var mı edebiyatta? - Hiç yok. Aslında ben edebiyatta şımartılmış, çok şanslı bir yazar olarak görüyorum kendimi." Bunları okuduğumda içimde hüzün ağırlıklı karmaşık bir duygu kıpırdandı. Edebiyatta şımartılmak... Bununla kastedilen pohpohlama, destekleme, kayırma ve iltifat mıydı? Yoksa hak ettiğinden fazlasını almak mıydı? Bizim jüriler demenin anlamı neydi? Anlayamadım. Çünkü ben, edebiyatta şımartılma olayının yabancısıyım. Nazlı Eray''ın aksine kırgınlıklarım var.
Her şeyden önce, okumaya yazmaya tutkun olduğum çocukluk yıllarımda hayalini kurduğum özgür, renkli, hevesleri kamçılayan, yetenekleri geliştiren sağlıklı bir edebiyat dünyasıyla, objektif bakışlı, zengin kültür birikimi olan yürekli ve gerçek eleştirmenlerle hiç karşılaşmadım. Dolayısıyla edebiyat keyfini yaşamışlığım da olmadı. Bu açıdan baktığımda kendimi Eray gibi, hele hele yazdığı romanlar (daha mürekkebi kurumadan bir numara ilan edilen) Orhan Pamuk gibi şanslı da görmüyorum.
Aslında yazarlığı şans işi olarak değerlendirmiyorum. Sadece fırsat eşitliğinin, objektif değerlendirmelerin, sağduyunun ve haysiyetin hüküm sürdüğü bir ortamda "sanatkâr" olarak ilgi ve destek görmenin keyfini sürmek hakkımdı diye düşünüyorum. Çalışmaktan kaçınmışlığım olmadı. Çünkü yeteneğe yüzde on, çalışmaya yüzde doksan pay biçmiştim her zaman için. Bu çalışmanın yegane ateşleyicisi iltifattır, maddî ve manevî destektir. Atalarımız boş yere "Marifet, iltifata tabidir" dememişler!
Okuyucularımın dışında bunu edebiyat çevrelerinden tam olarak gördüğümü söyleyemem. Heveslerimin dipdiri olduğu gençlik yıllarımda sağ, sol ayrımcılığı bugüne kıyasla daha bir hareketliydi. Yeni yetenekler ille taraf olmaya, ideolojik şartlanmalara zorlanıyorlardı. Oysa ben sanatın sınırsızlığına, insan gerçeğinin ancak üçyüzaltmış derecelik bakış açılarıyla kavranabileceğine inandım. İdeolojik saplantıları, bağımlı düşünmeyi sanatkâr olarak kabullenmedim. İlle ayrımcılıklarda ve kamplaşmalarda hayat bulan çevreler bunu garip karşılayabilirler. Onlar "Biz ancak bizden olanı tanırız" anlayışıyla bırakın hayatta olanları, ölüleri bile ayırma tutumu içindedirler. Bu, dün böyleydi, bugün de böyle... Bakınız Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet, Yahya Kemal Beyatlı, hatta Sait Faik üstlerine zoraki olarak yapıştırılan etiketler çıkartılarak objektif bir değerlendirmeyle hâlâ Türk edebiyatında hak ettikleri yere oturtulamamışlardır. O senin, bu benim... Hâlâ ilkel ve çocukça paylaşımlar... Sahte özgürlük çığlıkları...
Edebiyat dünyasında hal-i pür melal böyleyken bir yazar neye göre, niçin şımartılır, bu konuya takıldım kaldım işte!

