Kaydet
a- | +A

Son günlerde gazetelerde gördüğüm bir fotoğraf beni çok etkiledi. Hemen aklınıza Başbakan Bülent Ecevit''le ABD Başkanı Clinton''ın Oval Ofiste çekilmiş o malum fotoğrafı gelmesin!

Bilincimizi hep aşağıya çeken o sulu sepken televizyon programlarının; televolelerin, paparazzilerin etkisinden midir nedir, çok dedikoducu, vırvırcı, vesveseli ve kompleksli bir toplum olduk. Bu fotoğrafla ilgili ne tatsız yorumlar yapıldı, ne ağır eleştirilerde bulunuldu. Bunları bir kültürsüzlük ve abesle iştigal olarak değerlendiriyorum. Ayrıca Başbakan, Amerika gezisinde temaslarını sürdürürken sağlığıyla ilgili olarak yapılan dedikoduları, şaibeli yorumları yersiz buluyorum. Şimdi, elinizi vicdınınıza koyup söyleyin, yetmiş beş yaşında, hassas yapılı bir başbakan, Türkiye''deki seri ve ağır çalışma temposundan yorgun düşüp de bazı dil sürçmeleri yapamaz mı? Üstelik, ağır eleştirilerin sırası mı? Sorumsuzca yaptığımız yorumların Amerika''daki temasları sırasında onu güç durumda bırakabileceğini neden hesaba katmadık? Suçlamalarda, yargısız infazlarda neden bu kadar "sınırsız-sorumsuz" bir özgürlük kullanıyoruz

Neyse, milli çıkarlarımıza daha fazla zarar vermemeleri dileği ile herkesi kendi vicdanıyla başbaşa bırakıyorum. Gelelim etkilendiğim fotoğrafa...

Efendim, söz konusu fotoğraf Japonlarla ilgili.

Hatırlayacaksınız, geçtiğimiz günlerde Tokyo''nun 110 km. kuzeyindeki Tokaimura kasabasındaki JCO nükleer yakıt fabrikasında bir kaza meydana geldi. Akabinde Japon yetkililer harekete geçti. Her yerde, her canlıda radyasyon taraması yapıldı. Halka, tarım ürünlerini toplamaması, yememesi konusunda uyarılarda bulunuldu. Yoğun eleştirilere sebep olan Japon hükümeti, halktan bağışlanma talep etti. Kazanın meydana geldiği fabrikanın müdürü ise, sığınakları tek tek dolaşıp buradaki Japonların ayağına kapanıp özür diledi.

İşte beni etkileyen şey, fabrika müdürünün büyük bir üzüntü ve eziklik içinde yere kapanma görüntüleriydi.

Bu, beni yıllar öncesine götürdü.

Çernobil kazasından sonra bizim yetkililerin sorumsuzluklarını ve pişkinliklerini hatırladım. Türkiye''nin etkilenmediğini söylemişler ve kimseye bir şey olmayacağını kanıtlamak için ikide bir halkın karşısında çay içme seansları tertiplemişlerdi. Oysa, Türkiye''de radyasyon ölçüm cihazlarının bulunmadığını halktan gizlemişlerdi. Ancak, Çernobil''in Türkiye''yi de etkilediği birkaç ay sonra ortaya çıkmıştı.

İki toplum arasındaki sorumluluk ve insani davranış farkını görüyorsunuz, şu deprem sonrası yaşananları da...

Esef etmemek, kahırlanmamak elde değil:

En yetkili ağız, her fırsatta halka: "Hepiniz birinci sınıf vatandaşsınız" diyor.

Hani, nerde?

Şikayet ve eleştiriler, devleti yıpratmak olarak algılanıyor. Devleti yıpratmayalım evet, ama, devlet sorumsuz davranışlar ve köhnemiş kurumlarıyla kendi kendini yıpratıyorsa biz ne yapalım?

Ha, bir de madalyonun ters tarafına bakalım.

Bizler de sorumluluklarımızın idraki içinde görevlerimizi en iyi şekilde yapıp birinci sınıf vatandaş olmayı hak ediyor muyuz?

Malum; "Herkes, her şeyden sorumludur."