Geçtiğimiz haftanın en ilgi çekici olaylarından biri Kültür Bakanlığı ile İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı arasında geçen nahoş sürtüşmeydi. Bakan İstemihan Talay, İstanbul, Ayazağa''da Kongre ve Kültür Merkezi yapımı için söz konusu vakfa tahsis edilen 33 milyon doların nereye harcandığının hesabını sormaya kalkışınca kıyamet koptu. Vakıf Başkanının davetiyle henüz inşaatı tamamlanmamış kompleksi gezen medya mensuplarının çoğu (başlatılan yasal incelemelerin sonucunu beklemeden) hemen taraf tutup, bakanlar kurulundan aldığı selahiyetle işlem başlatan Talay''ı eleştiri yağmuruna tuttular, Ankara''yı kıskanmakla suçlayan yorumlar yaptılar. Sık sık sabırlı, temkinli ve objektif olamama zaafına düşen medyanın tavrı üzerinde düşünülmeğe değer. Her neyse. Benim üstünde durmak istediğim konu başka. Farklı cumhurbaşkanımızın hal diliyle vermek istediği mesajları anlamağa çalışıyorum ya; bu defa, işin içinden çıkamadım. Kafama takılan sorular var. Dürüstlüğü, dengeleri koruyan duyarlı ve ağırbaşlı kişiliğiyle tanınan İstemihan Talay''ın ilgili konuda basın açıklaması yapmasının hemen ardından, bir süredir İstanbul''da kalan ve her kesime mesafeli davranmakta özen gösteren cumhurbaşkanı, neden Vakıf Başkanı Şakir Eczacıbaşı''nın davetine icabet ederek kompleksi gezmeğe gitti? Anlayabilmiş değilim. Hani diyeceksiniz ki, madem mesaj okumağa meraklısın bununla ne demek istediğini çöz bakalım. İnanın, çözemiyorum. Kafamda oluşan bazı soruların net cevabını bulamıyorum. 1. Cumhurbaşkanımız artık kabuğundan çıkmak mı istiyor? 2. İlkin İstemihan Talay''dan bilgi almak yoluna gitmediğine göre Talay''ın tasarrufundan rahatsız mı oldu? 3. Kültür ve sanat çevrelerine bu konudaki duyarlılığını mı anlatmak istedi? Yoksa, akıl edemediğim başka hususlar mı var? Ne dersiniz? Bu, birincisi. İkinci konu, yine cumhurbaşkanımızla ilgili. Birkaç gün önce gatezelerin birinin ilk sayfasında, İstanbul''da kaldığı köşkün bahçesinde şortla yürüyüş yapan cumhurbaşkanımızın bir fotoğrafı yayınlandı. Kendisinin fotoğrafının çekildiğinden haberi yokmuş. Aklıma takıldı, bu fotoğrafçı korumaları aşıp nasıl köşke girebilmiş? Bu bir gazetecilik hüneri diyeceksiniz. Pekala. Ama sayın Sezer nasıl oluyor da objektife bakarken yakalanıyor? Olağanüstü bir tesadüf mü diyorsunuz? Ona da pekala. Ama yine de soru üretmeden duramıyorum. Allah korusun, bahçeye gizlice giren ya fotoğrafçı değil de, suikastçı olsaydı?
Abdülkadir Karahan Yaprak dökümü mevsiminde değiliz ama bu sıralarda nice güzide insanımızı peşpeşe kaybediyoruz. Değerli hocam Prof. Abdülkadir Karahan''ın ölüm haberini duyduğumda İstanbul dışındaydım, o yüzden cenazesine katılamadım. İçimde müthiş bir hüzün ve burukluk var. Sanki gönül kubbemde çınlayan hıçkırık sesleri Fuzuli''nin, Baki''nin, Nef''inin... Elbette hocamızın yetiştirdiği seçkin insanlar onun öğretisini sürdürecekler ama bir Karahan rengi, Karahan üslubu ve derinliği bulmak zor, çok zor. Onu, gittiği alemde başta Fuzuli olmak üzere bütün divan şairlerinin karşıladığını düşünmek en anlamlı teselliyi içeren olağanüstü bir ruh macerası... Hocama Allah''dan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum....

