Kaydet
a- | +A

Bir yanda çöl sıcakları, bir yanda dağları bekleyen deprem korkusu... Bu iki amansız kıskaç arasında İstanbul halkının hal-i pür melalini düşünürken Zülfü Livaneli''nin Sabah''taki köşesinde İstanbul''un eğlence ve safahat alemini anlatan yazısı ilgimi çekti. Şöyle diyordu Livaneli:

"Diskolar dolu, lokantalar tıklım tıklım, gece yarısından sonra trafik tıkanıyor.

Açıkhava Tiyatrosu''ndan ayrı bir müzik yükseliyor, Rumelihisarı''ndan ayrı.

Festivaller, davetler, düğünler, diskolar, şampanyalar, havai fişekler...

Tavernalarda ceketler, masalar yakılıyor.

Vıcık vıcık terleyen insanlar kalçalarını tokuşturarak göbek atıyorlar.

Ve lağım kokuları içindeki şehir, her gece Pompei gibi eğleniyor."

Bu tesbitlerin hepsi doğru. Peki, sıcaktan ayılıp bayılanlar, geçim sıkıntısıyla kavrulanlar, geceyi sabaha eklemekte zorlananlar, korkudan ölenler; camlardan, balkonlardan can havliyle atlayanlar kimler?

Hangi manzara İstanbul halkının öz gerçeğini yansıtıyor?

Şaşırmış durumdayım. Aklım, geçen hafta yitirdiğimiz Kemal Sunal''ın cenazesine takılıp kalmış. Yüreğim buruk, kafam karışık...

Şu medya, nasıl olağanüstü bir etkileme ve yönlendirme gücüne sahip olduğunu Sunal''ın cenazesinde olduğu gibi bazı ünlülerin ardından hazırladığı, gündemi dolduran yas programlarıyla ortaya koyuyor.

Acıya ve abartılı duygusallığa konsantrasyonun ardından abartılı övgülerin, isyana bulanmış acının, bir yerlere göndermeler yapıldığı izlenimini veren konuşmaların, peşpeşe yakılan mumların, mezara kadar alkışların söz konusu olduğu cenaze törenleri artık geleneksel çizgisinden sıyrılıp ayine dönüşüyor. Aslında, fazla dünyevi bir karakter arzettiği için buna ayin de demek doğru değil. Alışkın olmadığımız, ancak gittikçe alıştırıldığımız yeni bir tören biçimi bu...

Üstelik, kendine özgü bir dili de var. Söz gelimi, "nur içinde yatsın" yerine, "ışığı bol olsun", "mekanı cennet olsun" yerine "vardığı yer aydınlık olsun" gibilerden ifadeler kullanılıyor. Öleni hayırla yadetmeler toplu ağıt yakmalara, başsağlığı dilekleri kargacık burgacık yazılara, sevgiler tapınmalara dönüşüyor. Feryatlar, dövünmeler, hatta intihara teşebbüsler özde psikolojik rahatsızlıkların sinyali olan marazi bir hal alıyor. Bu durum medyanın da üstüne üstüne gitmesi yüzünden ağır bir baskı havası oluşturuyor; herkes itidal çizgisinden, sabır ve tevekkül olgunluğundan çekilip yas girdabına sokuluyor. Acı öze yönelik şiddeti ve işkenceyi kamçılıyor.

Bu da İstanbul''a özgü bir cenaze manzarası... Sanki ölünün değil; yaşayanın, uhrevinin değil; dünyevinin ön plana geçtiği; mesajlı, kinayeli, sorgulamalı, bol röportajlı, propagandalı bir miting ortamı içindesiniz... Öleni edebi uykusuna yatırırken kopan bu kıyamet, bu tantana, bu gürültü acaba onun ruhunu taciz etmiyor mu?

Ölüm olayı, yüreklerde açtığı ayrılık yarasından öteye sukunet, tefekkür, tevekkül ve sabır gerektirmiyor mu?

Sunal''ı sevmek, kısa bir süre için üstüste gelen programlar yapıp, filmlerini göstererek sonunda usanç

getirmek midir, yoksa onu sanat dünyasındaki yerine taçlandırarak oturtup sürekli vefa göstermek midir?