Kaydet
a- | +A

Geçen gün Türkiye Gazetesi''nin kültür ve sanat sayfasında Antonio Vivaldi''nin "Bayezid" isimli operasının Osmanlı Bankası''nın sponsorluğuyla Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında, (ilk olarak) bu yıl, Aya İrini''de gösterime sunulacağına dair bir haber okudum.

Eserin librettosunu Agostino Piovene yazmış. Yabancıların bizimle ilgili bir konuda sanat eseri üretmesini saygıyla karşılıyorum. Bu, sanatın evrenselliği adına güzel bir şey.

Ancak, bizde yerli eserlerin üretimi konusunda genel desteksizliği bir türlü anlayamıyor ve hazmedemiyorum. Şimdi, bizden birisi bir "Bayezid" librettosu yazmış olsaydı, birisi de bunu besteleseydi kimse ilgilenmezdi, çalınan bütün kapılar açılmazdı. Ama marka yabancı oldu mu, bu kapılar pat diye açılıveriyor nedense. Bu yüzden istekler kırılıyor, hevesler sönüyor. Sanat yolcuları küskünlükle kendi iç dünyalarına çekiliyorlar.

Sırası gelmişken bu konuda şahsi bir tecrübemi anlatmadan geçemeyeceğim. Yanılmıyorsam, bundan sekiz yıl önce, (Yunus Emre yılı olması sebebiyle) Kültür Bakanlığı İTÜ (Konservatuarın neden İTÜ''ye bağlanmış olduğunu bugün bile anlayabilmiş değilim) Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Müdürlüğü''ne gönderdiği bir yazıda konservatuarın Yunus Emre etkinliklerine nasıl bir çalışmayla katılabileceğini sordu. Ben, o zamanlar Konservatuarda öğretim görevlisi olarak çalışıyordum. Yönetim Kurulu benim fikrimi aldı. Ben de yeni bir form anlayışıyla "Yunus Emre" adı altında müzikli eser hazırlama teklifinde bulundum. Bu teklif, başta seçkin müdürümüz Fikret Değerli olmak üzere Yönetim Kurulu''nca uygun görüldü. Hemen metin yazma çalışmalarına giriştik. İdealimiz, heyecan ve coşkumuz büyüktü. Bekir Sıtkı Sezgin, Alaattin Yavaşça, Selahattin İçli, Sadun Aksüt, Necdet Varol, Cahit Atasoy, Mutlu Torun ve Erol Sayan''ın besteleriyle katkıda bulunduğu projenin müzik direktörlüğünü Serdar Öztürk üstlendi. Elimizin altında müthiş bir potansiyel vardı. Ancak, yeterli derecede maddi ve manevi destek bulamadığımız için (bütün özverili çalışmalarımıza rağmen) amacımıza ulaşamadık.

Haliyle şevkimiz kırıldı. Konservatuar olarak geniş bir zaman yelpazesi içinde gerçekleştirmeyi planladığımız "yerli müzikaller" fikrinden vazgeçmek zorunda kaldık.

"Yunus Emre" metni şimdi İstanbul Şehir Tiyatrosu repertuarında Yunus ağırbaşlılığıyla uslu uslu sırasını bekliyor. Biz de nasıl olsa sanat hayatımızda Yunus Emre misali çile çekmeye alıştık. Hem, ne diyor bizim büyük ozan dervişimiz.

Sabır denilen ulu kişidir Medet etmek, onun işidir.

Diyeceğim şu ki, gönül, sahnelerimizde yankı uyandıran büyük eserler oynansın istiyor. Yeter ki yerli eserlere de fırsat tanınsın, destek verilsin!

Sanatımız başka nasıl gelişebilir, sanatkârlarımız nasıl yetişebilir ki?