Ülke, ortak bir matemi yaşıyordu; dokunsan ağlayacaktı insanlar... "26 kimsesiz 1 bebek" yazan mezar tahtasını onlar okumuştu; enkaz altından çıkan "Bu akşam ölürüm" şiirini de... Gol kralı, "Şehrimde kimi görsem başsağlığı diliyorum. Çocukluk arkadaşım kalmadı" demişti. Afetin sahipsiz çocukları çalınıyordu! Dilsiz ana, oğlunun rüyasına girip "Kurtar beni evladım" diyordu.
Bilezikleri için kolu kesiliyordu gelin hanımın... Kalanlar, gidenlerin akibetine uğrama korkusuyla bitap düşmüştü... Bir takımımızın Avrupa kupası maçı tam da bu tarihe denk gelmişti.
Bu zor günlerde insanların önüne farklı bir gündem çıkmıştı. Orta yaşlı banka memuru, "normal zamanda" bir kaşık suda boğacağı bu rakip takımı desteklemek için maça gitmişti. Kendi takımının sevgisinden çok bu takımın nefretiyle yetişmiş memur, maç içinde bu tarihi rakibinin golünü alkışlarken buldu kendini... Hem de iki damla gözyaşı eşliğinde... Maç çıkışı belediye otobüsüne bindi. Arkaya sahanlık kısmına ilerledi. Yedi sekiz genç, yüksek sesle takımlarının galibiyetini değerlendiriyordu.
Sonra öyle kötü bir sürpriz oldu ki, bu gençlerden biri bir anda orta yaşlı banka memurunun yakasına yapıştı. İtiş kakışa diğer gençler de katılmakta gecikmedi. Otobüsün arkası büyük bir karmaşa, itme kakma, uçuşan yumruklar, hırıltılar ve küfürlerle karışmıştı.
Şöför arka kapıyı açınca, zaten kapıya sıkıştırılmış zavallı memurla birlikte bir iki genç de asfalta döküldü.
Orta yaşlı adam, dışardan bakıldığında garip görünen, ürtüntü veren canhıraş bir kaçışla caddede kayboldu. Ondan geriye kapağı yerinden fırlamış yol ortasında bir cep telefonu kaldı. Öfkeli gençlerden birinin tabanıyla ezip iyice parçaladığı bir cep telefonu... Zaten dayak faslı da o yüzden çıkmamış mıydı; banka memurunun otobüs içinde kendi takımına ait marşın cep telefonu melodisi olarak çalmaya başlama-sıyla... Sevgili oğlu uyarlamıştı telefon ziline
o marşı...

