Ebru, annesi ile şiddetli bir tartışma yaşamıştı o sabah.
- Kızım sen edebiyat mezunusun, müzik nereden çıktı?
- Benim yıllardır kurduğum hayal bu anne, sen karışamazsın.
- Ne demek karışamazsın? Ben senin annenim!
- Annemsen kızının mutluluğuna engel olmazsın.
- Kızım... Yavrum… Bak, sakinim. Ben senin, benim gibi edebiyat öğretmeni olmanı hayal ettim hep. Keman nereden çıktı ya?
- Senin hayalin mi benim hayalim mi önemli anne?!
- Bağırma bana! Ben senin iyiliğini düşünüyorum.
- Beni benden daha çok mu düşünüyorsun?
Anne yorulmuş bir tavırla koltuğa çöktü.
Bir eli ile başı ağrıyormuş gibi alnını tuttu, diğer elinin tersini kızına doğru boşlukta salladı:
- Ne hâlin varsa gör! Anneliğin ne demek olduğunu bir gün anlarsın umarım.
*****
O sabah fakültenin müzikhanesinde kırk civarında aday vardı.
Ebru, kendisine sıra geldiğinde “Çökertme”yi çaldı.
Orta yaşın biraz üstünde olan kadın müzik hocası yanına geldi:
- Uzat şu elini.
Ebru’nun sağ el parmaklarını, bir dantelin oyalarını inceler gibi elinin içine “serdi”, sonra bırakıp kafasını kızın yüzüne kaldırdı:
- Keman çalacak kişinin parmaklarının uzun olması gerekiyor. Kemanı çalıyorsun ama bu kısa parmaklar yüzünden titreşimleri tam veremiyorsun. Bu küt parmaklarla bu işi yapamazsın.
*****
Ebru eve döndüğünde akşam olmuştu.
Annesini balkonda buldu. Mahcup bir gülümseme ile şöyle dedi:
- İstediğin oldu anne. Kazanamadım. Artık önümde tek hedef var, senin gönlünü kazanmak.
Birbirlerine sarıldılar.
Aysel Hanım’ın yüzü kızının sırtında olduğu için, kirpiklerine üşüşen yaşlarla birlikte titreyen dudaklarından çıkan sözü duymadı Ebru:
- Anne duası bu kızım…

