Türkiye''yi İngiltere''deki finallere taşıyacak olan son randevuya, İsveç milli maçı için Stockholm''e gidiyorduk. Arka koltuklarında oturduğum uçak havalanıp kemerler çözülünce, spor kafilelerinin bilinen düzensizliği hemen kendini gösterdi ve herkes bir tarafa dağıldı. Milli Takım''daki o futbolcu, tesadüfen yanıma düşmüştü. Ben koltuğumda oturuyordum, o yan koltuğun kenarına emaneten ilişmişti.
Yüzyüze yeni tanışıyorduk. Aslında sevilmeyen bir oyuncuydu; sert futbolu, hakemlere itirazı, takım içindeki hizipçilik iddialarıyla kendi kulüp taraftarlarının çoğu bile sevmiyordu onu... * * *
Sohbetimiz futbol dışı konulara, insani olaylara kaymıştı.
- Bakın bir olay anlatacağım; bunu yazmanızı istemem. İnsanlar bizi sadece saha içi davranışlarla değerlendiriyor. Ben bir gazete haberi sonrasında bulduğum hasta bir kız çocuğuna tam altı aydır bakıyorum. Her ay düzenli olarak (o zamanın parası) 20 milyon ödüyorum. O benim menavi kardeşim; her boş günümde gider onu alır gezdiririm. Alış veriş yaparız. Özel okula kaydını yaptırdım. Çok seviyorum onu... * * *
Aradan üç yıl geçmişti. "Sevimsiz" futbolcu, kulübünden kovulduğu bir sırada gazeteye gelmişti. Kendisine kulüp arıyordu. Bir ara eski bir konuyu hatırlattım: - Manevi kardeşin nasıl, görüşüyor musun hâlâ? Elini üzüntü ve şaşkınlıkla dizine vurdu: - Yaaa abi! Nasıl hatırladın? N''oldu biliyor musun? Merakla cevabını bekledim. Önemli birşey söyleyecek gibi yerinde toparlandı: - Hayret ya, hayret... Olaya bak şimdi; dün aradım, annesi çıktı. "Ana teyze" dedim, öyle derim annesine, "Çok üzgünüm" dedim, "Şu anda kulübüm yok, ben kendim yardım edilecek duruma düştüm ana teyze" dedim. "Kusura bakmayın, bir süre kardeşime yardımı keseceğim. Kendisine söyler misin bilmiyorum. İstersen hiç söyleme" dedim. Ne dedi biliyor musun; "Zaten yardıma gerek kalmadı evladım, yavrumu dün kaybettik" dedi.

