Bizim coğrafyamızda kadim bir hakikat vardır: Edep ilimden önce gelir. Yani eğitim bir bina ise, edep o binanın temelidir. Temeli çürümüş bir yapının üzerine ne kadar kat çıkarsanız çıkın, ilk ciddi sarsıntıda yerle bir olmaya mahkûmdur.
Bugün Fatma Nur Çelik öğretmenin acı kaybıyla sarsılırken, aslında yalnızca bir canı değil, aşınan değerlerimizi de toprağa verdiğimizi hissediyoruz. Bu elim vaka, yıllardır biriken saygı erozyonunun, sıradanlaşan öfkenin ve ihmaller zincirinin kanlı bir tezahürüdür.
Elbette tek bir olay üzerinden bütün bir toplumu mahkûm etmek doğru değil. Ancak artık bu tür faciaları istisna olarak nitelendirmekte zorlanıyoruz. Öğretmenlere yönelik şiddet haberlerine eskisi kadar şaşırmıyor olmamız, belki de en büyük tehlike. Çünkü alışmak çürümenin en sessiz hâlidir.
Montaigne’in dediği gibi “Alışkanlık, her türlü muhakemeyi ve dikkati uyutan bir ninnidir.” Uyanmak için de kendimize şu soruyu sormamız gerekir:
Ne oldu da çocuklar öğretmene saygı duymayı bıraktı?
Bu soruya verilecek her basit cevap, gerçeğin bir parçasını yakalar ama bütününü ıskalamaya mahkûmdur. Yine de hikâyenin çekirdeği, o eski sözde gizli:
Eti senin, kemiği benim!
Bu söz, öğretmeni mutlak güç sahibi yapmak için değil, onun eğitimdeki rehberliğine duyulan güveni ifade etmek içindir aslında. Ama bugünlerde veliler olarak, “Eti de benim, kemiği de… Sen sadece tart” diyoruz. Ve daha ilk cümlede hikâyeyi berbat ediyoruz.
Öğretmenin öğrencisine ufacık bir ters bakışı bile, bazı ebeveynlerin hak arama kılıfı altında okul basmasıyla sonuçlanıyor. “Benim çocuğuma kimse yan bakamaz!” diye okul koridorunda nara atan anne babalar, aslında en büyük zararı kendi evlatlarına veriyor.
***
Çocuklar alfabeyi okulda öğrenir belki ama anne babalarının kelimeleriyle cümle kurarlar. Hayatla imtihanımızın müfredatı, yetiştiğimiz evde yaşananlardır.
Eğer evde öğretmenler ve okulla ilgili sürekli olarak olumsuz şeyler konuşulursa, çocukta öğretmene saygı değil meydan okuma refleksi gelişir. Evde öğretmen sürekli eleştirilir, okul değersizleştirilirse, çocuk için saygı bir erdem değil, zayıflık göstergesi hâline gelir.
Yani ebeveynin öğretmenden hesap sorduğu yerde, çocuk saygısızlığı hak görür. Ebeveyn öfkeyi normalleştirirse, çocuk şiddeti çözüm sanır.
Bir toplumda öğretmen, öğrencisinden veya velisinden çekinir hâle gelmişse, orada eğitimin ruhu teslim bayrağını çekmiş demektir.
***
Fatma Nur öğretmenin kaybıyla sarsıldığımız bugünlerde, yalnızca katili değil, bu şiddeti besleyen zihniyeti ve ihmalleri sorgulamak zorundayız. Katilin bireysel sorumluluğu elbette tartışılmaz. Ancak bir gencin eline bıçak alıp sınıfa girebilecek kadar öfke ve umursamazlık biriktirmesi, toplumun ortak ayıbıdır.
Bu arada velilerin her müdahalesi yanlış değildir elbette. Haksız bir uygulamaya itiraz etmek, çocuğunun haklarını aramak meşrudur ve değerlidir. Ancak bu tutum, çocuğu her türlü sorumluluktan muaf tutma refleksine dönüşmemelidir. Çünkü sorumluluktan muaf tutulan nesil, özgür değil, kırılgan olur. Her sendelediğinde koluna girilen çocuklar, bir ömür boyu yalpalamaya mahkûmdur.
Öğretmeni itibarsızlaştıran dili terk etmeden, şiddeti meşrulaştıran öfkeyi dizginlemeden ve ailede başlayan saygı eğitimini yeniden inşa etmeden, hiçbir reform kalıcı olmayacaktır.
Doğumla birlikte ebeveynler için de bir ders zili çalar ve evde boş geçen derslerin okulda telafisi mümkün değildir.
Değerler eğitimini tamamen okula havale eden ebeveynlerse, er ya da geç o havale masraflarını ödemek zorundadır.

