Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Herkes “patron” olmak isterse?!
0:00 0:00
1x
a- | +A

Dünyayı karmakarışık hâle getirme çabası, nihayetinde tek bir sorunun etrafında düğümleniyor: “Patron kim?..”
Küresel dizayn süreci hegemonu yeniden tanımlarken, bölgesel aktörlerin de aynı soruya kendi adlarına bir cevap aradığı açıkça görülüyor.
Bunun nedeni ise son derece net: Çok kutuplu dünya gerçeği artık kapıdadır. Gözler büyük ölçüde ABD-Çin ilişkilerine çevrilmişken, bölgesel aktörlerin sahadaki hamlelerini gözden kaçırmamak gerekiyor...

Nitekim Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonu, Yemen’de BAE destekli Güney Geçiş Konseyi’nin kontrolünde bulunan bir limandaki hedeflere operasyon düzenledi. Bu operasyonun arka planındaki nedenler de son derece nettir.

Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonunun Yemen’e dair stratejileri ile BAE destekli konseyin hedefleri arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Yemen’i uzun süredir bir çatışma alanına dönüştüren BAE ve Suudi Arabistan çıkarlarının çakışması, bu kez Suudi Arabistan’ın BAE gemilerine yönelik operasyon düzenlemesine yol açmıştır.

Benzer küçüklü büyüklü operasyonları, küresel dizayn sürecinin derinleştiği bu dönemde daha sık göreceğiz gibi duruyor. Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabetin, yalnızca Yemen’le sınırlı kalmayıp farklı coğrafyalarda da karşımıza çıkması muhtemeldir.

Dolayısıyla mesele sadece Yemen’in geleceği ve nasıl bir siyasi yapıya evrileceği meselesi değildir. BAE’nin İsrail ile birlikte şekillenen stratejik yönelimi de bu tablonun önemli bir parçasıdır. Aynı zamanda Arap coğrafyasında “patron kim?” sorusuna yönelik dolaylı bir güç mücadelesinin yürütüldüğünü de göz ardı etmemek gerekir.

“Hegemonların” kavgası kadar, “patronların” mücadelesi de bölgenin geleceği ve istikrarı açısından üzerinde durmamız gereken temel başlıklardan biridir.

Afrika ve Orta Doğu’daki gelişmeler kadar, Asya’da yaşananlar da bu yılın ana gündem maddeleri arasında yer alacaktır. Türkiye açısından bakıldığında ise hedefleri doğru analiz edebilmek için İsrail ve onunla ortak hareket eden güçlerin stratejilerini soğukkanlılıkla ve bütüncül biçimde okumak artık bir zorunluluktur.

Dünya yeniden şekilleniyor ve herkes yarım kalan hesaplarını kapatmanın peşinde. Bu nedenle olaylara duygusal reflekslerle değil; rasyonel, gerçekçi ve realpolitik bir bakış açısıyla yaklaşmayı öğrenmek zorundayız.

Türkiye, Suriye ve Irak hattındaki stratejilerini kalıcı istikrar ve kalkınma hedefiyle pekiştirmek niyetindedir. Ancak özellikle İsrail’in bu hattı kesintiye uğratmak istediği de açıktır. Buna rağmen Türkiye’nin küresel sistemdeki konumu ve sahip olduğu savunma imkânları, bu tür dayatmalara karşı koyabilecek bir kapasiteye sahiptir.

Zor bir dönemden geçiyoruz. “Patron kim?” sorusuna verilen cevap arayışı sancılıdır ve doğrudan sahadaki kapasitenizle bağlantılıdır. Bunun yanı sıra diplomasi gücünüz, stratejik zekânız ve devlet aklınız da belirleyici unsurlar olarak öne çıkmaktadır.

Bu soru, aktörleri giderek daha acımasız meydan okumalara sürüklüyor. Eski hesapları kapatma arzusu ve kaybedilen fırsatları yeniden ele geçirme çabası, mücadeleyi daha sert ve daha tehlikeli bir hâle getirmiştir.

Böylesi kanlı ve kırılgan bir süreçte Türkiye’nin başarısı; yeniden istikrar ve refah inşa edilmesi açısından bölgenin geleceği için hayati önemdedir. Bunun için Türkiye’nin kendi içinde millî birliği en güçlü şekilde tesis etmesi zorunludur. İçeride sağlanan birlik, dışarıya karşı verilecek en net ve en etkili mesajdır.

Dışarıdaki olağanüstü kabiliyetimizin özü, içerideki birliğin ifadesi olan millî ülküdür. “Patron kim?” sorusuna pervasızca cevap arayanlara karşı Türkiye; kadim devlet geleneği, sahadaki yetkinliği ve mazlumlara umut olan karakteriyle düzen kurucu bir rol üstlenmelidir.

Bölgenin hamisi olarak, merhameti ve vicdanıyla yeni dünya düzeninde hak ettiği yeri almak zorundadır.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…

ÖNE ÇIKANLAR