Sabah evden aceleyle çıkıyor, akşam yorgun dönüyoruz. Gün boyu koşturduğumuzu düşünüyoruz; fakat vaktimiz oturarak geçiyor. Yoğunluk arttıkça düzenli beslenmeyi, hareket etmeyi ve vaktinde uyumayı erteliyoruz. Hazır gıdalar kolayımıza geliyor; ardından hâlsizlik, kilo ve bozulan uyku düzeninden vb. şikâyet ediyoruz.
Mesele çoğu zaman neyin doğru olduğunu bilmemek değildir. Hareket etmemiz, yediklerimize dikkat etmemiz ve dinlenmemiz gerektiğini biliyoruz fakat bildiğimizi hayatımıza yerleştirecek düzeni kuramıyoruz. Sağlığımız için yapmamız gerekenleri sürekli daha müsait bir güne bırakıyoruz.
Büyüklerden bir zat, “ben hayatımda hiçbir zaman şimdi yapılacak işi sonraya bırakmadım. Sonraya bıraksam hasta olurum. Uyku uyuyamam, yemek yiyemem. Başladığım işi bitirmek zorundayım” buyuruyor. Bu söz, yalnız çalışma hayatında değil, günlük alışkanlıklarımızda da disiplinli olmamız gerektiğini hatırlatıyor.
Sağlıklı yaşamak için her gün saatlerce spor yapmak veya bir anda bütün alışkanlıkları değiştirmek gerekmez. Kısa bir yürüyüşle başlamak, mümkün olan yere yürüyerek gitmek, hazır gıdayı azaltmak ve uyku vaktini korumak gibi uygulamalar küçük görünse de kıymetli adımlardır. Mühim olan, bir gün çok yapıp sonra bırakmak değil; az da olsa devam edebilmektir.
Beden yorulduğunda işimizin, ailemizin ve günlük vazifelerimizin yükü daha da ağırlaşır. Kendimize ayırdığımız ölçülü vakit, vazifelerimizden kaçmak değil; onları daha sağlıklı sürdürebilmek için hazırlanmak demektir.
Öyleyse sağlığımız için boş vakit beklemeyelim. Bugün soframızda bir tercihi değiştirelim, kısa da olsa yürüyelim ve uykumuzu sürekli ertelemeyelim. Çünkü ertelenen her doğru alışkanlık, zamanla zorlaşır. Büyüklerimizin ifadesiyle, “Bizim lügatimizde ‘sonra’ kelimesi yoktur.”
Hüseyin Demir
ŞİİR
Dağların çocuğu
Dağların çocuğu, şehirleri unut!
Senin annen, sütün, hür dolaşan bulut!
Okullar dağ, kalem ağaç, şefkat sudur;
Defterler çeşme, harf damla, hayat budur.
Kurtarmak isterim seni şehirlerden;
Çalar saat, öfken, nelerden nelerden!
Ah, bilsen, orada dallar salıncaktır;
Yapraklara tırtıl, imza atacaktır!
Dağların çocuğu, zirvelerde yaşa;
Elbet ki çalışan yüce dağlar aşa!
İstikamet çizer, zihnî öğretmenin!
Irmaktaki yönün, tahtadan dümenin!
Dün yok, yarın meçhul. İşte hayat bugün!
Bayatlatma, amel et, taze et bugün!
Dorukta titretir kar seni, çocuğum!
Ders al! Donmaz gölette ak kuğum!
Düzlüklere kanma, mukavemet göster.
Zorluk yokuşta, her an hazırlık ister.
Dağların çocuğu! Tabiatı oku
Ki sana vermesin zarar, suni doku!
Dağların çocuğu, hayalde ''iyilik''!
Şehirde yaşasak dahi ''tabiilik''!..
Rıdvan Üzel
TARİHTEN BİR YAPRAK
MİFTÂH ALAYI: Osmanlı Devleti’nde her sene yenilenen Kâbe örtüleri Mekke’ye gönderilince, eskileri Hırka-i saadet dairesine getirilir ve emanat-ı mukaddese (kutsal emanetler) arasına alınırdı. Ayrıca, Kadem-i şerîf, kılıçlar vs. gibi eşyalar da bunlar arasında yer alır ve bunların İstanbul’a getirilişinde "Miftah alayı" denen merasim (tören) yapılırdı. Osmanlı sultanları halife olduktan beri Kâbe örtüsünün hazırlanması, Mısır vali ve kadılarına bırakılmışken, iki defa Sultan Birinci Ahmed Han, 1610 tarihinde bu örtülerin İstanbul sanatkârlarınca hazırlanması ve eskilerinin de İstanbul’a getirilmesi için ferman çıkartmıştı. Böylece Osmanlı saray teşrifatına yeni bir merasim daha eklenmiş oldu. İstanbul’da ilk Miftâh alayı, 1613 tarihinde Kâbe-i muazzama’nın tamiri üzerine gerek Mekke ve gerek Medine’den getirilen müteberrikât (berekete vesile olan) eşyası için yapıldı. İlk Miftah alayında getirilen eşya arasında Peygamber efendimizin yayı, hazret-i Ebu Bekir’in kılıcı ile seccadesi, Dört büyük halifenin kılıçları vb. vardı.

