1- Haksızlığa karşı konuşmadan önce düşünmek lazım. Kendinize şunu sorun: “Ben olsam ne hissederdim?” Empati kurmak en akıllıca iş. Ayrıca kendinize şunu sorun: “İnsanlar niçin bu kadar zor?” Hoşa gitmeyen insanlara kızgınlıktan çok empatiyle yaklaşmayı tercih etmek, düşmanlığı uyuma dönüştürebilir.
2- Endişe verici soru ve durumlarda asabınızın bozulmasına izin vermeyin. Bunun için hazır cevap dolu cümleler oluşturun. Gerektiğinde duruma göre hemen kullanın. Yani olaylara nükteyle yaklaşın. Sizin damarınıza basıyorlarsa kahkaha atın, espriyle yaklaşın. Sizi zor durumda bırakan kişiye eğer doğru ise “doğru söylüyorsun” diyerek konuyu değiştirebilirsin. Kişi kaba davranıyorsa siz de “bunu hepimiz yapmıyor muyuz?” diyerek kendisini de sorumlu tutmayı deneyebilirsiniz. Sizi açık saldırıda bırakan bir durumda cevap vermeyin.
3- Birisi şikâyet etmeye başladığında ne yaparsınız? Açıklama yapmayın. Eğer söylediklerinde doğru varsa “haklısınız” deyin. Söylediklerini kabul edin. Neler yapılabileceğini konuşun. Açıklama yapmak fikir yürütmeyi genişletir. Kabul etmek sona erdirir. Neyin yanlış gittiğini açıklamak yerine şu tekniği kullanın. A) Kabul edin. Haklısınız deyin. B) Özür dileyin. C) Harekete geçin, sorunu giderme yoluna gidin. Karşı tarafın öfkesi ve şikâyeti kalmaz.
4- Tartışmalardan zarif bir şekilde sıyrılın. Zira tartışmanın galibi yoktur. Sonradan pişman olmaktansa baştan kibarca kaçınmanın yollarını seçmeliyiz.
5- Dilinizi Tutun. Öfkeliyken konuşmak bütün zamanların en kötü konuşmasını yapmaktır. Zarafet dilin kontrol altında tutulmasıdır. Size dedikodu yapan birisi başkalarına da sizin hakkınızda dedikodu yapacaktır. Eğer birisi söylediklerinize direniyorsa, kısa bir aradan sonra kendisine “Peki, siz ne öneriyorsunuz?” sorusunu yöneltmek o kişiyi önerinizi dikkate almaya ikna etmenin mükemmel bir yoludur.
Nurettin Bozan-Eskişehir
ŞİİR
Sekiz Mart’ta tulû eden ışık
Sekiz Mart’ta tulû eden bir kandil,
Dersaadet ufkunda bir sabah vaktinde,
Zamanın zulmetine nur sürdü sükût ile;
Hakk’ın sedasını taşıdı eserlerde...
İlimle mecz olmuş bir kalp çarptı o dem;
Satır satır ihya etti Ehl-i sünnet yolunu.
Bir ömrü vefa ile neşreyledi
Seadet-i Ebediyye’nin usulünü.
Gönüllere sürur verdi daima,
Sayfalar dolusu eser bıraktı ardında.
Giden olmadı; rehber-i rah-ı hidayet oldu,
Rahmetle yâd olunur her satırında.
Nice gönüllerde yaşayan bir nur,
Sönmeyen bir ışık misali kaimdir.
Bir tevellüt gününden ziyade
Ehl-i sünnetin sakin nefesi âlemde
Songül Zehra Maden-Samsun
ESKİMEZ KELİMELER
TULÛ: Doğma, doğuş.
DERSAÂDET: “Saadet kapısı” anlamına gelen kelime Osmanlı döneminde İstanbul için kullanılmıştır.
SÜKÛT: Susma, konuşmama, sessizlik.
MEZCETMEK: Bir şeyi diğerine katmak, karıştırmak.
DEM: 1. Haşlanan çayın rengi ve kokusu bakımından aldığı tav. 2. Haşlanıp kıvamını bulmuş çay.
İHYA: 1. Diriltme, canlandırma 2. Yeniden canlılık kazandırma, canlandırma, ortaya çıkarma. 3. (Mimaride) bir sanat eserini büyük ölçüde tamir edip yeniden canlandırma. 4. Tasavvufta, ölü kalpleri iman, aşk, irfan vb. ile diriltme.
SÜRUR: Sevinç.
RAH-I HİDAYET: rah: yol. Hidayet: 1. Doğru yolu gösterme, hakka sevk etme. Rah-ı hidayet: Hidayet yolu.
YÂD: 1. Anma, hatırlama:
KAİM: 1. Ayakta duran, ayağa kalkmış durumda olan, kıyamda bulunan. 2. (Başka birinin veya başka bir şeyin) Yerine geçen, (onun) yerini tutan. 3. Devam eden, sürüp giden, var olan.
TEVELLÜT: 1. Doğma, dünyaya gelme, doğum.

