Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini 7 yıl önce bugünlerde atmıştık... Cumhurbaşkanlığı seçiminin arefesinde yani... Dolmabahçe görüşmesi bu yoldaki en hayati adımdı... Eski ve yeni Türkiye o masada uzlaştı... Şimdi yine Cumhurbaşkanı seçmeye hazırlanıyoruz. 7 yılda Dolmabahçe'deki tarafların haklılıklarını ortaya koyan en somut örneklerle üstelik...
Org. Yaşar Büyükanıt ne demişti;
"Dolmabahçe görüşmesi, devlet işidir...
Öyleydi de zaten...
Hatırlasanıza;
Eşi kapalı bir ismin Çankaya'ya çıkacağı belli olmuş,
Yerleşik rejimin siyaset ayağı "Partinizin militanını aday yapamazsınız" demiş,
Yargı ayağı 367 dayatmasını getirmiş,
Silahlı gücü de gece yarısı bildirisiyle "söz dinle, yoksa yapacağımı bilirim" diye meydan okumuş...
***
Peki sonra ne oldu?
Bu şerden de hayır çıktı.
Yeni Türkiye burada doğdu aslında...
Türkiye'nin demokrasi yolculuğunda yeni bir dönemin kapısı açıldı.
AK Parti eliyle, ilk kez siyaset orduya rest çekti...
"Haddini bil, bu senin vazifen değil" dedi.
2007'deki bu asil duruş, bugün bizi Mısır yapmaktan kurtardı.
***
Eğriye eğri, doğruya doğru...
Askerin de haklı olduğu taraflar vardı.
En başlıca sorusu şuydu; "Tamam siz Yeni Türkiye'yi istiyorsunuz, 'devleti sahiplenmekten vazgeç' diyorsunuz. İyi de Yeni Türkiye'nin sahibi kim olacak? Sistem kendini iç-dış tehditlerde nasıl koruyacak?"
İşte Dolmabahçe görüşmesinin can damarı burasıydı...
Zira şu son bir yıldır atlattığımız badireler; askerin, daha doğrusu binlerce yıllık birikime sahip devletimizin çok önceden öngördüğü meselelerdi.
MGK'larda "irtica en büyük tehdit" derken, belli ki 17 Aralık'tan bu yana boğuştuğumuz yapıyı göstermeye çalışıyorlardı...
Ama bütün mütedeyyin kesim, hatta CHP ve DSP gibi partilere oy vermeyenlerin neredeyse tamamını hedef alınca inandırıcılığı kalmamıştı.
Dolayısıyla MGK'dan bu bildirilerin çıkmasının vatandaş nezdinde pek de hükmü yoktu.
Dolmabahçe'deki tarihi görüşmeye taraflar işte bu kartlarla girdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Yeni Türkiye için en kritik görüşmeyi yaptı.
Kahin olmaya gerek yok...
7 yılın sonundaki tabloya bakınca, o gün neler konuşulduğunu az çok çözmek mümkün...
Mesela iktidar dedi ki, "Türkiye'yi her türlü tehditten korumak önce benim vazifem. Üstelik halka hesap veriyorum. Yanlış yaparsam önce onlar gereğini yapar. O yüzden üzerimdeki tahakkümü bırak. Ayrıca ordunun içindeki kişilerin çok sağlam olduğunu kim iddia edebilir? İşte TSK'da yapılan yanlış işleri gösteren dosyalar..."
(Hatırlayın, o günlerde PKK ile iş tutanlara varana kadar, ortalığa neler saçılmıştı...)
Asker de hazırlıklıydı elbet... İktidarla kol kola görünen cemaatin yurt içi ve yurt dışındaki faaliyetlerinin dosyasını koydu Erdoğan'ın önüne... Paralel devlet yapılanmasının tehlikesine dikkat çekti. Kısaca, "Bunlar TSK da dahil olmak üzere, her alanda tehlikeli biçimde yapılanıyorlar. Yeni Türkiye'nin sahibi bir cemaat mi olacak?" dedi. Belki Humeyni gibi Türkiye'ye döndürülme planlarını bile anlattı Org. Büyükanıt... Ayrıca dershane sistemiyle nasıl bir rant şebekesi oluşturulduğunu, bunun üzerine kurulu sistemle milletin nasıl sömürüldüğünü de...
Daha AK Parti'yi kurarken, arkadaşlarıyla 'görevde oldukları sürede hiçbir Müslümana zarar vermeme' sözü bulunan Erdoğan buna ne desin?
Verebileceği tek cevap şuydu;
"Bir cemaate gönül vermiş birisi elbet TSK'da da olabilir, Milli Eğitim'de de, Emniyet'te de... Ama sistemli bir biçimde ve tehlikeli niyetlerle devletin tüm kademelerine sirayet etmeye uğraşıyorlarsa gereği yapılır..."
Başbakan'ın "milli" kişiliğine güveni tam olan ve sözünü tutacağını bilen asker, "Tamam o zaman" dedi.
Dikkat ederseniz, bir daha da hiçbir zaman Erdoğan'ın yoluna çıkmadı.
***
Peki Başbakan ne yaptı?
Önüne konan istihbarat dosyaları ışığında önce işin aslını kurcalamaya başladı...
Askerin bu tavrının çok da haksız olmadığını gördü.
Zaten şu kadarını biliyordu;
28 Şubat'ta bile ikili oynayarak, İmam Hatip'lerin kapanmasından rant sağlamış...
Bütün cemaatler ve Anadolu sermayesi "yeşil" yaftasıyla çökertilirken, bundan zarar görmeden çıkabilmiş bir cemaatin altında mutlaka bir şeyler olmalıydı...
Sözümona başrol oynayan askere rağmen 28 Şubat'ta nasıl güçlenebilmişlerdi?
Erdoğan, sözünün eri olduğunu gösterdi...
Bir cemaate mensup olsun ya da olmasın, inancından dolayı kimsenin devlet kapısından uzaklaştırılmamasını sağlayacak düzenlemeler yaptı...
Ama siyasi açıdan çok büyük bir risk alıp;
Devletin kurumlarının sadece bir cemaatin tahakkümü altına girmesini,
Aynı cemaatin devlet içindeki gücünden yararlanarak rant sağlamasını,
Kendinden olmayanı yaşatmayan vahşi sistemini önleyecek çalışmaların da startını verdi.
Çözebildiğim kadarıyla bunun ilk adımı da, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in Milli Eğitim Bakanlığı'na atanması oldu.
Sonra Dinçer'in nasıl linç edildiğini hatırlarsanız, bugünlerin ilk işaretlerinin o dönem alındığını görürsünüz.
***
Peki Erdoğan ne yapmalıydı?
Bu yanlış mıydı?
Böyle olmadığını son bir yılda yaşadıklarımız gösterdi hepimize...
Ve maalesef Dolmabahçe'deki uyarıların haksız olmadığını da..
Erdoğan, 17 Aralık'tan beri bu cemaate rahatlıkla ağzına geldiğini söyleyebiliyorsa, bu kararından duyduğu rahatlıktandır...
Çünkü artık az da olsa şüphesi kalmamıştır.
Ve Dolmabahçe'de verdiği sözün gereğini daha emin adımlarla yapmaktadır.
Bunun karşılığında da asker olması gerektiği yerde durmakta, devlet içinde çatlağa sebep olmamaktadır.
Emin olunuz, çok sürmeyecek, yargı da eninde sonunda aynı çizgiye gelecek, YENİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ içindeki hainlerden ayıklanmış, yek vücut olarak önümüzdeki asra damgasını vuracaktır.
Sakın bundan şüphe etmeyin...
Sakın...
Kendinize, milletinize ve devletinize güveninin...
Lozan'dan bugüne dek süren zulmün süresi bitmiştir...
Güneş yeniden asil Türk milletinin üzerine doğmaktadır...
Kürt, Çerkes, Abhaz...
Alevi, Sünni, Asuri, Ermeni...
Bu topraklarda yeniden, Büyük Türkiye'nin sahipleri olarak, herkes kardeşçe yaşayacaktır.
***
Peki cemaatin üst yapısındaki oyunlardan bihaber, hala yalanlara inanan temiz-saf Müslüman kardeşlerimiz ne olacak dediğinizi duyar gibiyim...
Onlar bizim kardeşimiz...
Şimdi ne derlerse desinler, bir gün elbet kucaklaşıp helalleşeceğiz...
Tepedeki çakallar da Tanzanya'ya mı gider, Kenya'ya mı, kendileri bilir...
Elindeki nimetin kıymetini bilmeyen her şeye müstehak...
Sevgili Peygamber Efendimiz'den başlayarak bu dine,
Fatih Sultan Mehmed Han'dan başlayarak bu topraklara hakkı geçmiş bütün liderlere,
Onlara inanıp gönlüyle, malıyla destek veren bu ülkenin saf Anadolu insanına ihanet edene başka ne denebilir ki?
Bizden öte olsunlar da, nereye giderlerse gitsinler...
***
Son olarak, eski Türkiye'nin sahibi CHP'ye de iki çift sözümüz olsun.
Kullanım süresi dolan, finalde bütün pislikleri ortaya dökülen Paralel Yapı size hayırlı olsun.
Dikkat edin de, kendisi giderken sizi de yanında götürmesin.
Biz de yeni Cumhurbaşkanımızı seçelim, önümüzdeki asra nasıl damga vuracağız, ona bakalım...

