Üzerinde nedense hiç durulmadı ama, hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan “Türkiye IŞİD’i destekledi” kampanyası yürüten CHP liderini “vatana ihanetle” suçladı.
CHP de böyle ağır bir ithama karşılık, çıkıp doğru dürüst iki çift laf edemedi.
Tuhaf değil mi?
Kobani katliamı için söyledikleri de çok önemliydi Cumhurbaşkanı’nın;
“Türk Baas’ı, Kürt Baas’ı ve ‘paralel yapı’nın işi” dedi.
Bu da arada kaynadı gitti…
Ne demek istediğini açmamız gerekmez mi?
***
Baas denince, bizim aklımıza Suriye ve Irak gelir sadece…
Her iki ülkeyi de -Osmanlı’yı bölüp- İngilizler kurmuştu.
Sonra buralarda Baas iş başına getirildi.
Peki ya Türkiye’de…
Her sene bizi düşman işgalinden kurtarışını törenlerle kutladığımız devletimizin en tepesindeki isim neden (Türk-Kürt Baas’ı) dedi?
Hadi daha açık konuşalım…
***
İttihat ve Terakki’den başlayıp, CHP ile süregelen yapı, İngiliz zihniyetiyle kodlanmıştır.
Onlar gibi, mağrur ve kibirli, sadece kendilerini hürmete layık gören, diğer insanları aşağılayan, hatta insan olarak bile görmeyen beyin yapısıdır bu.
Ve her nasılsa, işgal ettikleri İstanbul’dan tek kurşun atmadan ayrılan İngiliz gemileri beraberinde son padişahı da götürürken, Sultan Vahidettin Han İngiliz hayranı, bunlar yurdu İngilizlerden kurtaran vatansever olmuşlardır (!)
Din adamları ipe çekilmiş, çok övündükleri harf devrimiyle hafızalar sıfırlanmış, ilimle-irfanla bağlar koparılmış, cahil bırakılan halk koyun gibi güdülecek kıvama getirilmiştir.
Olmadı süngüyle gereği yapılmıştır.
İşte CHP’nin övündüğü rejim budur.
Kendileri çocuklarını Batılı okullarında okutup, Batı hayranı, Türk ve Müslüman düşmanı nesiller yetiştirirken…
Uydurdukları tarih kitaplarıyla Osmanlı’ya etmedikleri hakareti bırakmamış, “Biz şöyle kahramanız, böyle çağdaşız” laflarıyla yeni rejimi yere göğe sığdıramamışlardır.
“Hadi oradan!” diyecek biri olursa da icabına bakılmıştır.
(-ki bugün, bu yapının Mustafa Kemal Atatürk’ü bile tasfiye ettiği, hatta öldürttüğü tarihçilerimiz tarafından daha güçlü şekilde dillendirilmektedir.)
***
Eğer bir Kürt meselemiz varsa, bunun sebebi de CHP zihniyetinin geçmişte bölge insanını “milli”likten, “dinden” uzaklaştırmak için izlediği politikadır.
Yeni nesiller dini bağlarından koparılıp, devletten de nefret ettirilince, PKK gibi marksist, ateist, radikal akımların önü açılmıştır.
Bu yetmezmiş gibi, rejimin baskılarıyla sosyal nefretin dozu artırılmış, sürgüne Doğu’ya, Güneydoğu’ya gönderilen memurlarla bugünkü zemin hazırlanmıştır.
Bilinçli izlenen bu politika, Batılı ajanlar için de bulunmaz bir fırsat oluşturmuştur.
Kendi ellerimizle maşa olarak verdiğimiz Kürt gençlerinin dine düşmanlığı, gözünü kırpmadan insan katledebilen, hiç acımadan ortalığı yakıp yıkabilen zihniyetinin temelleri böyle atılmıştır.
Daha geçen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, PKK’lı aday CHP tabanıyla yakınlık kurabilmişse, temelinde Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti’nin milli-dini kimliğine bu ortak tavır vardır.
***
Çanakkale’de düşmana karşı yan yana çarpıştığımız Kürt kardeşlerimizle Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra bu hale, böyle geldik…
Türkler arasında Batılı-dindar diye böyle bölündük.
E artık siz buna bu topraklarda bitmek bilmeyen Ermeni-Rum hesaplarını da katın…
Sonuçta; bugün bile bırakın anlaşmayı, oturup konuşmayı göze alamayan bir toplum haline getirildik.
Peki bu kime yaradı?
Somut örnekler üzerinden gidelim…
Söylesenize; hangi ülkede, bir muhalefet partisi yandaşlarını sokağa çağırıp, bileğini bükemediği iktidarı, sokakta devirmeye teşebbüs edebilir…
CHP’nin Gezi’de, HDP’nin Kobani olaylarında yaptığını, hangi ülke gelişmiş ülke cezasız bırakır…
Ama bizde oluyor.
Hem de dış bağlantıları göstere göstere…
Erdoğan ABD’ye gittiğinde üzeri çiziliyor, hemen dönüşünde Gezi başlıyor.
Olmadı CHP Lideri Washington’a gidiyor, 17 Aralık başlıyor.
Hiç olmayacaklar oluyor, CHP ve cemaat kol kola giriyor.
Sarıgül ABD’ye gidiyor, dönüşte CHP’ye alınıyor, bir de en kritik şehirde aday yapılıyor.
Yine olmadı, Suudilerin (dolayısıyla İngilizlerin) iyi adamı Ekmeleddin İhsanoğlu deneniyor.
O da olmayınca, HDP’liler ABD’ye gidiyor; oradan Kobani’ye selam gönderiliyor.
Hemen dönüşte de Türkiye yangın yerine çevriliyor, 39 kişi vahşice sokak ortasında katlediliyor.
Aslında bu partilere oy veren vicdanlı, insaflı ve mantıklı vatandaşlar da bu tabloyu görüyor ama…
Bölünmüşlük böyle bir şey işte…
Bazen kodlanmışlık, aklın önüne geçebiliyor…
***
Eskiden böyle şeyler kamuoyuna bu kadar açık gösterilmezdi…
Hoş, bugün bile üzerimizde oynanan oyunları farketmemiz zaman alıyor…
Örnek; paralel yapı…
Masonlukla birebir örtüşen “dinlerarası diyalog” projesinin ayağı olmasaydı, o yapının bu denli güçlenmesine izin verirler miydi sanıyorsunuz…
Müslümanı Müslümanlar üzerinden vurmak…
İşte İngiliz siyasetinin temeli…
Biliyor musunuz; son üç asırda, Türk ve İslam alemi nerede bir ihanete uğramışsa, bunun altında mutlaka İngiltere vardır.
Ortada ABD, İsrail gibi ülkeler görünür ama, gerisinde mutlaka beyin İngiliz’dir…
Bu Ortadoğu’da da böyledir, Anadolu’da da… Hindistan’da da…
Bakın, Hindistan demişken, size İngilizlerin orada neler yaptığını anlatayım.
***
19. yüzyılda dünyanın dörtte birine sahip olan İngilizler için en mühim müstemleke Hindistan’dı.
Birinci dünya savaşında sadece Hindistan’dan 1,5 milyon asker ve bir milyar rupye nakdi para almış, bunların çoğunu Osmanlı devletini parçalamak için kullanmışlardı.
Savaşın olmadığı yıllarda da ekonomilerini Hindistan ayakta tutuyordu.
Peki oraya nasıl mı girmişlerdi?
O’nu da Hindistan’ın İslam büyüklerinden allame Muhammed Fadl-ı Hak Hayrabadi (İngiliz Casusunun İtirafları kitabından alıntı) şöyle anlatıyor;
İNGİLİZE DİRENEN BAHADIR ŞAH’IN SONU
İngilizler ilk olarak miladi 1600 senesinde, Hindistan’ın Kalküta şehrinde ticarethaneler açmak için Ekber Şah’dan izin aldılar.
Ekber Şah, bozuk itikadlı bir kimseydi. Bütün dinleri aynı derecede tutardı. Hatta, muhtelif dinlere mensup alimleri toplayarak, bu dinlerin karışımı, umuma şamil ve müşterek bir din kurmaya çalıştı.
(Din-i İlahi) ismini verdiği bu dini 1582’de resmen ilan etti. Bu tarihten ölümüne kadar, İslam alimlerine itibar azalmış ve Ekber Şah’ın dinine temayül edenler baştacı yapılmıştı.
İşte böyle bir zamanda İngilizler Hindistan’a girdiler. Sonra araziler satın aldılar. Bunları muhafaza için asker getirdiler.
Hindistan’da ilk işleri, kendilerine hizmet edecek kimseler bulmak oldu. Bunları kullanarak fitne ateşini yavaş yavaş yaktılar. Bunun için, Müslümanların hakimiyetinde yaşayan Hinduları kullandılar. Müslümanların yönetiminde yaşayan Hindulara, Hindistan’ı hakiki sahiplerinin Hindular olduğunu, Müslümanların Hindu tanrılarını kurban ettiğini, buna mani olmak lazım geldiğini telkin ettiler. Hinduları kendi saflarına geçirdiler. Onlardan paralı askerler istihdam ettiler. Böylece Kraliçe’nin emrettiği ordu kurma işi teşekkül ederken, Hindu cehaleti ile İngiliz İslam düşmanlığı ve para hırsı birleştirilmiş oluyordu. Müslüman valilerle Hindu mihraceler arasında harpler çıkarıldı. Müslümanlar içerisinde zayıf itikatlı kimseler satın alındı.
Kendisi birkaç kere kral naibi ve (Hindistan teşkilatı) azası olan meşhur İngiliz Sir John Strachey, Müslüman-Hindu düşmanlığı hususunda diyor ki; (Hakim olmak ve tefrika sokmak için yapılacak her şey hükümetimizin siyasetine uygundur. Hindistan’daki siyasetimizin en büyük yardımcısı, burada yan yana iki düşmanın bulunmasıdır.)
Bu düşmanlığı büyüten İngilizler, 1750 senesinden 1870’e kadar devamlı Hinduları desteklediler ve onlarla beraber büyük Müslüman katliamları yaptılar.
***
İkinci Bahadır Şah 1837’de hükümdar olduktan sonra İngilizler’in yaptıkları zulmlere dayanamayarak ayaklanma başlattıysa da İngilizlerin tepkisi ve zulmü çok şiddetli oldu.
Delhi’de Müslümanların evleri, dükkanları basılıp paraları yağmalandı, genç ihtiyar, kadın-çocuk demeden hepsi kılıçtan geçirildi.
İngilizler’in gözüne girmek isteyen hain komutanı Mirza İlahi Bahş ve İngiliz ordusunda istihbarat subaylığı yapan meşhur papaz Hudson’un oyunuyla İngilizlere teslim olan Bahadır Şah, hem kendisinin, hem de ailesinin feci sonunu hazırladı.
Papaz Hudson, Şah’a verdiği söze rağmen yakalayıp esir aldığı iki şehzadeyi ve torununu bizzat şehit etti, kanlarını içti.
Sonra da şehitlerin cesetlerini halkı korkutmak için kale kapısına astırdı. Bir gün sonra başlarını İngiliz genel Valisine gönderip, sonra şehitlerin etinden çorba yaparak şaha ve hanımına gönderdi. Günlerce aç bırakılan Şah ve eşi hemen çorbayı ağızlarına aldılar. Fakat ne eti olduğunu bilmedikleri halde, çiğneyemediler ve yutamadılar. Kusup, çorba tabaklarını yere bıraktılar.
Hudson, (Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım) dedi.
1858’de tahttan indirilen ve (Avrupalılara karşı ayaklanmaya sebep olmaktan) ömür boyu hapse mahkum edilen İkinci Bahadır Şah, 1862’de vatanından çok uzak bir ülkede, zindanda hayata gözlerini yumdu.
(Peki neden öldürmediler de sürgünde zindana hapsettiler derseniz…
Kahraman olmasını istemediler… Tıpkı Vahdettin Han’ı öldürmeyip, Osmanlı’yı sürgün ettikleri gibi.)
***
Dost canlı görünerek girdikleri Hindistan’ı ele geçiren İngilizler, yeni okullar açmadıkları gibi, İslam dininin temeli ve en bariz vasfı olan bütün medrese ve sıbyan mekteplerini kapattılar, halka liderlik yapabilecek bütün alimleri ve din adamlarını şehit ettiler. Hatta talebeleri bile...
Hakim oldukları bütün İslam memleketlerinde yaptıkları gibi, İslam alimlerini, İslam kitaplarını, İslam mekteplerini yok ettiler. Tam din cahili bir gençlik yetiştirdiler.
1834’de Kalküta’ya gelen meşhur İngiliz Lord Macauley, farisi ve arabi her türlü kitabın basılması ve yayılmasının yasaklanmasını emretmişti.
İngilizler, Hindistan’da İslam medreselerini kapatırken, 8’i kızlara mahsus olmak üzere, 165 kolej açtı. Tamamen misyonerlerin kontrolünde olan bu kolejlerde yetiştirdikleri öğrencileri, babalarının dinlerine ve ecdatlarına düşman ettiler, beyinlerini yıkadılar. İngiliz ordusunun üçte ikisini, bu şekilde beyinleri yıkanmış, kendi milletine düşman edilmiş, Hristiyanlaştırılmış veya para ile satın alınmış yerli ahali teşkil etti.
Lord Macauley, Hindistan’da kan ve renk bakımından Hintli, fakat zevk, düşünce, inanç, ahlak ve zeka bakımından İngiliz bir cemiyet yetiştirilmesi için çok çalıştı. Misyonerler tarafından açılan okullarda İngiliz dil ve edebiyatı, hristiyanlık öğretilmesine ehemmiyet verildi. O dönem fen bilgilerine (matematik, fizik, kimya v.s.) hiç önem verilmedi. Böylece İngilizce lisanından ve edebiyatından başka hiçbir şey bilmeyen, hristiyanlaştırılmış kimseler yetiştirildi. Bunlar memur olarak istihdam edildi.
Hindularca, dinlerinden dönen dinsiz kabul edildiği için, Hristiyanlaştırılan yerli gençler, ailelerinin mirasından hak alamıyordu. Misyonerler buna mani olmak için 1832’de Bengal’de, 1850’de de umum Hindistan için kanun çıkararak, Hristiyan olan yerlilerin de mirastan pay almasını temin etti. Onun için Hintliler, İngiliz okullarına (Şeytani Defter) ismini verdi.
Bu arada Müslümanların itikatlarını bozmak için de boş durmadılar elbet… Müslüman ismini taşıyan, Ehl-i sünnet düşmanları yetiştirdiler. Sir Seyyid Ahmed, Gulam Ahmed Kadıyani, Abdullah Gaznevi, İsmail-i Dehlevi, Nezir Hüseyin Dehlevi, Sıddık Hasan han Pehüpali, Reşid Ahmet Kenkühi, Vahid-üzzeman Haydar abadi, Eşref-Ali Tehanevi ve şah Abdülaziz’in torunu Muhammed İshak bunlardandır.
Bunları destekleyerek, yeni yeni bozuk fırkaların zuhurunu sağladılar. Müslümanların bu fırkalara uymaları için çalıştılar.
Bunların en meşhuru, Kadiyanilik’in kurucusu Gulam Ahmed, İsmaili fırkasından bir zındık idi. İngilizler bunu bol para ile satın aldılar. Önce (Müceddid) olduğunu, sonra (Mehdi) olduğunu söyledi. Nihayet (Peygamber) olduğunu iddia ederek yeni bir din getirdiğini ilan etti. Kendisine inanmayanlara kafir dedi.
İngilizler dini tedrisatı yok ederek, İslamiyeti içeriden yıkabilmek için, Aligarh’da İslam bilgilerinin öğretildiği bir medrese ve Aligarh İslam Üniversitesi’ni açtılar. Buradan din cahili ve aslında İslam düşmanı din adamları yetiştirdiler. Bunların İslamiyete zararları pek büyük oldu. Burada tahsil görenlerden seçtiklerini İngiltere’ye gönderdiler, İslamı içeriden yıkacak hale getirdikten sonra, Müslümanların başına geçirdiler. Eyyüb han bunlardan olup, M. Cinnah’ın yerine Pakistan devlet başkanı yapılmıştır.
(İngilizlerin Pakistan’a devlet başkanı yaptıkları Ali Cinnah şii ve İngiliz taraftarı idi. Eyyub han ise masondu. Bunun yerine gelen Yahya han’dan hükümeti devralan Zülfikar Ali Butto da İngiltere’de yetiştirilmiş bir İngiliz ajanıydı. Butto’yu devirerek yerine geçen Ziya-ül Hak, İslam düşmanlarının arzu ettikleri şeyleri yapmadı. İngilizlerin yetiştirdiği uşaklar, Ziya-ül Hakkı bütün maiyyeti ile beraber bir suikastta şehit ettiler.)
İngilizler, birinci ve ikinci dünya savaşları sonunda, bir çok memlekette, kendi hain planlarını yerine getiren ve İngiliz menfaatlerini koruyan kimseleri iş başına getirdiler. Bu memleketlerin milli marşları, bayrakları, devlet başkanları olmuş, fakat din hürriyetlerine kavuşamamışlardır.
Hindistan bilgileri kaynak: M. Sıddık Gümüş’ün (İNGİLİZ CASUSUNUN İTİRAFLARI) kitabı
(DEVAM EDECEK)

