BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Rusya büyük oynuyor

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
Prof. Dr. Çağrı Erhan
Altınbaş Üniversitesi Rektörü
 
 
‘Renkli Devrim’in, kendi ülkesine sıçramasını doğrudan ABD ve AB’nin bir politikası olarak yorumlayan Putin, evvelce kendi yakın çevresiyle sınırlı tuttuğu dış politika ve güvenlik önceliklerini tadil etti. Tedricen ama planlı bir şekilde küresel düzeyde ABD’nin siyasi, askerî ve ekonomik etkisini zayıflatmayı hedefleyen yeni bir stratejiyi uygulamaya koydu.
 
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) kendisini feshetmesinin üzerinden 17 yıl geçti. Soğuk Savaş döneminin iki düşman kutup liderinden biri olan SSCB’nin en büyük mirasçısı Rusya Federasyonu, ekonomik ve siyasi açıdan son derece çalkantılı bir ‘Post-Sovyet’ dönem geçirdi. Boris Yeltsin’in başkanlığı döneminde kısa bir süre başbakanlık görevini yürüten Vladimir Putin, Mayıs 2000’de Rusya devlet başkanlığına seçilmesinden bugüne, üç dönem devlet başkanı ve bir dönem başbakan olarak ülkenin iç ve dış siyasetine yön verdi.
2018 itibarıyla Rusya, 4 trilyon dolayındaki GSYİH rakamıyla, satın alma gücü paritesine göre dünyanın en büyük altıncı ekonomisi konumuna erişti. Fakat bu rakam Rusya’nın kırılgan bir ekonomik yapıya sahip olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ülkenin ekonomik gücü büyük ölçüde enerji, diğer ham madde kaynakları ve silah ihracatından geliyor. Dünyadaki ispatlanmış petrol rezervleri açısından 8. sıradaki Rusya’nın günlük ham petrol üretimi 10 milyon varilin üzerinde. Bu günlük üretim miktarıyla Rusya dünyanın en büyük petrol üreticisi. Bu üretimin neredeyse %40’ını ihraç eden Rusya, ham petrol ihracatçıları arasında ikinci, rafine edilmiş petrol ihracatçıları arasında ise üçüncü sırada. Rusya, doğalgaz üretiminde dünya ikincisi, ihracatında ise uzun yıllardır dünya birincisi. Yaklaşık 48 trilyon metreküplük ispatlanmış doğalgaz rezervi Rusya’yı yine dünya birinciliğine oturtuyor.
Rusya ekonomisinin enerji fiyatlarına duyarlılığının yüksek oluşu, petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki dalgalanmaların engellenmesinin siyasi bir öncelik hâline gelmesine yol açmış. Yine de Putin’in bu konuda her zaman hedefine ulaştığını söylemek zor. Nitekim enerji fiyatlarının 2014 sonundan itibaren düşüşü, Rusya ekonomisinin bir yılda %3 küçülmesine yol açtı. Yaşanan ekonomik kriz, alınan ekonomik tedbirlerle 2017’den itibaren yavaş yavaş aşılmaya başlasa da ülkenin enerji kaynaklarının ihracatına ‘bağımlı’ ekonomik yapısı henüz değişmiş değil. Ekonomik krizin Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan kriz ve Rusya’nın Kırım’ı işgal ve ilhak ettiği döneme rastlaması, bu sürecin ABD ve AB tarafından yönlendirildiği yorumlarına yol açsa da, dünya enerji fiyatlarının doğrudan Rusya’nın siyasi hamlelerinden kaynaklanmayan başka sebeplerle düşmesi de, ileride yeniden benzer bir tabloyu ortaya çıkarabilir. Putin bunun farkında ve bir yandan enerji fiyatlarını istediği düzeyde tutmaya dönük bir tutum takınırken, diğer yandan da ülkeye gelir getirici kalemleri çeşitlendirmeye çalışıyor.
3 bin 900 uçağı, bin 500 helikopteri, 20 bin tankı, 27 bin zırhlı personel taşıyıcısı, 1 uçak gemisi, 9 fırkateyni, 62 denizaltısı bulunan Rusya, aynı zamanda dünyanın en büyük ikinci nükleer gücüne sahip.
 
GSYİH’nın yaklaşık %5’ini savunma harcamalarına ayıran Rusya, dünyanın en büyük ordularından birine sahip. Ülkede bulunan 3,5 milyon askerî personelin yaklaşık 1 milyonu aktif olarak silah altında. 3 bin 900 uçağı, bin 500 helikopteri, 20 bin tankı, 27 bin zırhlı personel taşıyıcısı, 1 uçak gemisi, 9 fırkateyni, 62 denizaltısı bulunan Rusya, aynı zamanda dünyanın en büyük ikinci nükleer gücüne sahip. Bin 765 aktif stratejik savaş başlığına sahip Rusya’nın, 2 bin 700 kadar aktif hâle getirilmeye hazır stratejik ve taktik savaş başlığı daha bulunuyor. Bu başlıkları fırlatma kapasitesi bakımından da devasa bir yapılanması söz konusu. Kıtalararası ve orta menzilli füze sistemleri ve denizaltıdan fırlatılabilen nükleer silahlar Rusya’yı askerî alanda dünyanın en büyük ikinci gücü hâline getiriyor. Her ne kadar teknolojik açıdan ve silahlanma harcamaları bakımından ABD’nin çok gerisinde olsa da, Rusya’nın mevcut askerî gücü Doğu Avrupa ülkeleri için bir endişe kaynağı olmayı sürdürüyor. Bilhassa 2015’ten bu yana Ukrayna ve Suriye’de yürüttüğü operasyonlar, Putin’in elindeki askerî kapasiteyi gerektiğinde kendi hedefleri doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyeceğini gözler önüne serdi.
Kırım’ın işgali ve Suriye operasyonu birlikte düşünüldüğünde, Rusya’nın küresel alanda kendisini nasıl konumlandırdığı ve millî stratejik hedeflerinin ne olduğu sorusu akla geliyor. Soğuk Savaş’ın ardından uzunca bir süre iç problemleriyle uğraşan, ‘yakın çevresi’ dışında küresel bir hedefe odaklanmayan, daha da önemlisi NATO dâhil Batılı örgütlerle yakın bir iş birliği içinde olmaya çalışan Rusya’nın bilhassa Putin’in 2012’de ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmasından sonra neden ABD ve AB’yi ‘rahatsız’ eden bir politika takip etmeye başladığının temel sebebini belki de ‘renkli devrim’ yıllarında aramalıyız.
2000’li yıllarda Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan ve ABD’nin ve AB ülkelerinin çoğu tarafından doğrudan/dolaylı yollarla desteklenen halk hareketleri Moskova tarafından yakından takip edilmişti. Rusya bütün bu süreçlerde Batı destekli yeni yönetimlere soğuk yaklaşmış olmakla birlikte, sesini en net bir şekilde 2008’de yükseltmişti. Nisan 2008’de düzenlenen NATO’nun Bükreş Zirvesi’nde Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya katılma isteklerine destek veren bir kararın alınması karşısında Moskova buna katiyen izin vermeyeceğini Gürcistan’ın bir bölümünü işgal ederek gösterdi. Ukrayna’ya da çok sert bir gözdağı verdi.
2012’de ise bu kez Rusya’nın kendisinde baş gösteren kitlesel protestolar ve yönetimi hedef alan halk hareketleri, Putin’in yeni bir dış politika belirlemesine yol açtı. ‘Renkli Devrim’in, kendi ülkesine sıçramasını doğrudan ABD ve AB’nin bir politikası olarak yorumlayan Putin, evvelce kendi yakın çevresiyle -özünde eski Sovyet coğrafyasıyla- sınırlı tuttuğu dış politika ve güvenlik önceliklerini tadil etti. Tedricen ama planlı bir şekilde küresel düzeyde ABD’nin siyasi, askerî ve ekonomik etkisini zayıflatmayı hedefleyen yeni bir stratejiyi uygulamaya koydu. Bunu yaparken Putin, Batı’yı kendi yakın çevresine yaklaştırmak istemediğini Ukrayna politikasıyla çok net olarak gösterdi. Baltık ülkeleri ve Polonya tarafından tehdit olarak algılanan askerî yapılanmasını güçlendirdi. Kuzey Buz Denizi’nde egemenlik alanı iddiasını dillendirmeye başladı. Çin’le mesafeli ama eski döneme nazaran gelişen biri siyasi ve askerî iş birliği başlattı. 2015’ten itibaren kararlı biçimde Doğu Akdeniz’e inerek, Soğuk Savaş sonrası dönemde köhnemeye yüz tutmuş Suriye’deki askerî varlığını daha önce hiç olmadığı kadar yüksek bir seviyeye taşıdı. Şüphesiz bu hamlenin, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz petrol kaynakları üzerinde söz sahibi olmaya dönük bir örtülü sebebi de vardı.
2015-2017 yılları arasında yaşadığı ekonomik depresyona rağmen Rusya’nın söz konusu stratejisinde önemli sayılabilecek kazanımlar elde etmesinin, Putin’in kararlılığı kadar, ABD ve AB ülkelerinin içinde bulunduğu durumun da katkısının olduğu söylenebilir. Barack Obama’nın ikinci döneminde takip ettiği etkisiz dış politika ve Donald Trump’ın, ülkesini küresel alanda yalnızlaştıran ‘Önce Amerika’ söylemiyle özetlenebilecek siyasi ve ekonomik politikaları ABD’nin Rusya karşısında güçlü bir ‘cephe’ oluşumuna liderlik etmesine bugüne kadar engel oldu. Başkan Trump’ın seçim kampanyası sırasında Rusya ile ilişki içinde olduğu ve Rusya’nın ABD seçimlerine siber müdahalede bulunduğu iddiaları, Washington’un Rusya politikasında yürütme ve yasama organları arasında ciddi görüş ayrılıklarına yol açtı. Bu görüş ayrılıklarına rağmen Trump yönetimi, 1986 tarihli Orta Menzilli Nükleer Güçler Antlaşması’nı (INF Antlaşması) ihlal ettiği gerekçesiyle Rusya’ya sert bir ültimatom verdi. Buna göre, Rusya 60 gün içinde antlaşmayı ihlal etmekten vazgeçmezse, ABD INF Antlaşması’ndan çekilecek. Uzunca bir aradan sonra -şayet NATO üyeleri oy birliğiyle onay verirse- Orta Avrupa’ya yeniden Orta Menzilli Nükleer Füzelerin yerleştirilmesi gündeme gelecek. Böyle bir hamlenin Rusya’yı yeni stratejisinden vazgeçirmeye yetip yetmeyeceğini, dahası Avrupa sokaklarında nasıl karşılık bulacağını 60 günlük sürenin dolduğu Şubat 2019’dan sonra göreceğiz. Bazı Batılı uzmanlar, Fransa’daki ‘Sarı Yelekliler’ eylemlerini, Fransa’yla bazı problemler yaşayan ABD’nin değil, AB demokrasilerine gözdağı vermek isteyen Rusya’nın körüklediğini yazmaya başladılar bile.
Diğer yandan AB ülkelerinin 2008’de başlayan mali krizle, genişlemenin getirdiği problemlerle, aşırı sağın yükselişiyle ve Brexit’le uğraştığı bir dönemde Rusya’ya karşı tek ses olamaması da Putin’in işini kolaylaştırdı. Ukrayna siyaseti sebebiyle Rusya’ya karşı yürürlüğe sokulan ABD ve AB yaptırımları sınırlı etki doğurdu. Almanya’nın doğalgaz açısından Rusya’ya bağımlılığı, Doğu Avrupalı AB üyelerinin ısrarlı taleplerine rağmen Berlin’in Moskova’ya karşı sesinin tonunu etkili şekilde yükseltmesine mâni oldu.
Rusya’nın dış politikasında bundan sonra atacağı adımlar temelde üç değişkene bağlı olarak şekillenecek. Birincisi, Rusya’nın ekonomik dengelerinin sürdürülebilirliği. Yazının başında da belirttiğim gibi, enerji fiyatlarının belli bir seviyenin altına inmesi Rusya’yı geçmişte sarsmıştı. 2013’te 110 ABD dolarının üstünde olan bir varil petrolün fiyatı 2015 sonunda 30 ABD dolarına kadar düşünce Rusya ekonomik krize girmiş ama Ukrayna’ya müdahale etmekten çekinmemişti. Bugün petrolün varil fiyatı 60 ABD doları civarında seyrediyor. OPEC ülkelerinin, Başkan Trump’ın talebinin aksine, geçen hafta içinde petrol üretimini azaltma yönünde karar almaları en fazla Rusya’yı ve İran’ı sevindirdi. Önümüzdeki 3 ay içinde petrolün varil fiyatının 70 dolara çıkma ihtimali güçlendi. Bu eğilim sürerse, Rusya’yı kısa vadede ekonomi üzerinden sıkıştırmak mümkün olmayacak.
İkincisi, Putin’in siyasi geleceği. Üçüncü kez başkanlık koltuğuna oturan Putin’in normal şartlar altında 2024’e kadar görevini sürdüreceği düşünülürse, Rusya’da yönetim değişikliğine bağlı bir dış politika değişikliğinin kısa vadede beklenmemesi gerekir.
Üçüncü değişken ise -bugünlerde kimsenin fazlaca kafa yormadığı- Rusya’nın Çin’le ilişkilerinin geleceği. ABD-Rusya gerilimi gündemi meşgul etse de, bugünkü diplomatik yakınlığa rağmen Rusya ile Çin’in aslında iki rakip ülke olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Bilhassa Orta Asya ve nüfuz alanları açısından bu iki ülkenin bir noktada çıkar çatışması içine girebileceği ihtimali var. Böyle bir durumda Rusya’nın ABD ve AB’ye mevcut yaklaşımını gözden geçirmek zorunda kalabileceği söylenebilir. Tabii bunun tersi de mümkün. Yani, Rusya, ABD’nin kendisine yönelik sert tutumu sebebiyle, Trump’ın doğrudan hedef tahtasına oturttuğu Çin ile daha da yakın bir ilişki kurmayı deneyebilir. Bu ise dünya siyasetinin geleceğine dair ABD ve AB’nin tüm hesaplarını altüst edebilir.
 
Bugünkü diplomatik yakınlığa rağmen Rusya ile Çin’in aslında iki rakip ülke olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
605629 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/605629.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT