BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haccı bekliyoruz hacı bekler gibi

İrfan Özfatura
Facebook

Yasaklar kalkmış, imkânlarımız artmıştı, hacca ve umreye gidiyorduk rahatça... Hele şu işi halledelim sonra, salgınmış, karantinaymış, gelir miydi aklımıza?

Çocukluğumuzda hacı uğurlama var dendi mi  bir solukta Ulucami önüne koşardık. Her şehirde Büyük Cami, Merkez Cami, Cami-i Kebir olur mutlaka.
Nasıl da heyecanlanırdık, sanki biz çıkacağız yola. Haftanın olayı, kaçırma, üzülürsün sonra.
Sabahın erken saatlerinde at arabaları faytonlar gelmeye başlar. Gri elbiseli hacı adayları ilan edilen vakitten önce hazırdır, eş dost, akraba pervane olur etraflarında.
Allı morlu ‘Magirus’lar gıcır gıcır yıkanmış, dizilmiştir sıra sıra. Önlerinde organizasyonu gerçekleştiren firmanın afişleri. Yani reklamını bugün de yapmayacak da...
Güneş bir mızrak boyu yükseldiğinde kahveler boşalır, dükkânlar kapanır. Şehir sökün eder meydana. Simitçiler rekora koşar, şerbetçiler ‘Sebil sebil’ der, serinlik dağıtırlar. Bedelini bir hayır sahibi ödemiştir usulca.
Muavinler otobüslerin üzerine çıkar, denkleri, sepetleri sıkıca bağlarlar. Seferin bir ay sürdüğünü farz edin. Hacı adayları kâfi miktarda tarhana, bulgur, kavurma alırlar yanlarına. Peynir tenekeleri, zeytin seleleri, süzme yoğurtlar. Ve torba torba peksimet, artık o kadarını da ne yapacaklarsa? Atmışlı yılların Arabistan’ını bilemiyoruz tabii, mahrumiyet olabilir, sen işini kış tut, yaz çıkarsa bahtına. Artarsa verirsin bi’ fukaraya.

HAYDİ VAKİTTİR
Derken bir kıpırdanma olur, helalleşir, kucaklaşırlar. Ahbap akran hacı adayının avucuna küçük küçük kâğıtlar sıkıştırır. Üzerlerinde “Şu kadar hatim, şunca Yasin-i şerif” yazar, hatm-i tehliller, salavatlar... Duasının nurlu Ravda’da yapılmasını arzularlar.
Sonra bir hoca çıkar, hitaba başlar. Aleyhisselatü vesselam Efendimize selamlarımızı arz eyleyin” derken sesi titrer. Bu cümleyi kolay söyleyemez, yutkunur bir kaç defa. Kadınlar dudaklarını ısırır, tülbentlerinin ucuyla yüzlerini kapatırlar. Yaşlılar açıktan ağlar.
İşaret verildi mi marşlara basılır, motorlar uğuldar. Hacı adayları koltuklarına yerleşir, gülümsemeye çalışırlar. Kalabalık, otobüsü öyle bir kuşatır ki, kıpırdamak ne mümkün. Omuzlara alınan minikler buharlı burunlarını cama değdirir, nineler dedeler buseler kondurur uzaktan. Bu gürültüde kimse kimseyi duymaz. Son mesajlar kaportaya vurularak geçilir. Yarı Mors, yarı ağız okuma.

TEKBİR VE TEHLİLLERLE
Ve nihayet bir polis arabası kalabalığı yarar, otobüsleri peşine takar. Konvoy gözden kaybolduğunda tarifsiz bir hüzün çöker meydana. Kadınlar rahatça hıçkırmak için evlerine döner, erkekler işlerinin başına. Yaşlıların omuzları düşer, çökerler oracığa.
Bize de nasip olacak mı acaba?
Şüphesiz binlerle kilometreyi bu klimasız külüstürlerle katetmek kolay değildir. Bazen günlerce beklerler gümrük kapılarında. Ama olsun değer, daha evvel hangisi Mevlâna hatırına Konya’ya gidebilmiş, hangisi uğrayabilmiştir Urfa’ya? Halep’i, Şam’ı, Kudüs’ü, el-Halil’i ne zaman görebilirler bir daha?
Otobüsler  Suriye’den gider, Irak’tan döner. Kûfe, Necef, Bağdat. İmam-ı Azam, Cüneyd-i Bağdadi, Musa Kâzım ve Abdülkadir-i Geylâni hazretlerini ziyaret eder feyzle dolarlar. Sonra Musul’da Yunus aleyhisselam.
Ne terör ne silah... Irak ne tatlıdır o yıllarda.

BEYAZ GEMİ
İstanbullular benzer bir merasimi de Karaköy limanında yapar. Yine koşuşturmalar, bavullar, klaksonlar. Nitekim halatlar alınır, gemi hafifçe iskeleden kopar. Hacı adayları bahriyeliler gibi güverteye dizilir, kalabalıktan hane halkını seçmeye çalışırlar.
O yıllarda çok Türk filmi seyrettiğimizden olacak parmak uçlarımızın üzerine dikilir ve belimizden büküle büküle sallanırız. Elinizde beyaz mendil olacak ama.
Kaptan köşkünün camında görünür, limana bakar, üç beş kaba düdüğün ardından gemi titrer. Binlerle beygirlik makineler yüklenir uskura. Sular köpürür ve vapur ilerler.
Büyüklerimiz ufacık olasıya ardından bakar, gözleri dalar ufka. Ya bir martı çığlığı ile uyanır, ya da ıslanan yanaklarının farkına varırlar. “Aaa sen ağlıyor musun” derseniz mevzuu değiştirir “Görüyor musun bak” derler “En son bacası kayboluyor. Demek ki dünya yuvarlak.”  Erdküremiz dönecek dönecek bir gün ona da gelecektir sıra. Hacılar bayramın birinci günü telbiye getirir, mümkün olduğunca “Lebbeyk Allahümme Lebbeyyk” derler. Buyur Allah’ım, emret, başüstüne, geldim!  
Demek ki çağrılıyorlar.
Bu sene mahzunuz.
Dilerim yine çağırır
Cenâb-ı Mevlâ.

HASRET, YURDA DÖNÜNCE BAŞLAR
Hacı karşılamaları da duygulu olur, ev halkı sabırla beklemiş kavuşmuşlardır sonunda.
Hacı baba yanmış kavrulmuştur ama beyaz sakalı pek yakışmıştır ona. Araba hazırdır, kaputa bayrak çekilmiş, tülbentler seccadeler bağlanmıştır aynalara. Gençler söz dinlemez, basarlar kornaya.  
Kadınlar erkenden mutfağa girmiş, et ve helva kavurmuşturlar, pilav dem tutmaktadır kenarda. Buna tehniye denir, sevinmek tebrik etmek manasında...
Kapı yeşile boyanmış, misafir odası dostlara hazırlanmıştır. Zemzem bardakları, hurma kâseleri, gülabdanlar... İsteyen alsın diye ortaya bırakılan takkeler, tespihler, miskler, misvaklar.
Minikler kendilerine getirilen etekleri fistanları giyer, dalarlar yeni oyuncaklarına. Hacı Amca misafirlerine onuncu defa aynı şeyleri anlatır, yeri geldikçe portakal renkli  aleti uzatır, içinde dönen diyalar. “Bak işte burası Mina” basıp değiştirir “Burası da Hira!” Bakarsınız özlemiş bile, hacım bu ne hasret, döneli iki gün oldu daha... Mahallenin arıza tipleri olur, zemzem fincanını evirir çevirir kaldıramazlar, içse mi, yoksa usulca tepsiye mi bıraksa? Türk’ün serserisi bile edeplidir, zemzem giren ağıza rakı koyamaz bir daha.

DÖVİZ YOKSA BAS PEDALA
Sakarya Hendekli Mehmed Neşet Öz (53) yüreğine Harameyn sevdası düşen bir gözü kara. Babası Esad Efendi Çanakkale şehitlerinden. Annesi Aişe Hanım’ı kaybettiğinde henüz üç yaşındadır daha. Akrabaları ona sahip çıkar, dinî ilimleri okuturlar. Gezici vaiz olarak vazife alır Diyanet teşkilatında.
1964 yılında ücretsiz izne ayrılır, alır bisikletini kimseye duyurmadan düşer yollara. Alet çubuk frenli, çift kadrolu ve hayli ağırdır, vites mites arama.
Hedef mükerrem Mekke, üzerindeki para sadece 66 lira.
Cilvegözü’ne gelir, pasaportunu gösterir. Ancak 5 bin liralık döviz alması gerektiği söylenir. Lütfen 4.944 lira daha!
Nereden bulunur ki? Vaz mı geçse acaba?
Hayır asla. Gece sınıra gider, bisikleti tel örgülerin üstünden atar, kendi altından geçer. Mayın tarlasından yürüyüp şoseye çıkar. Suriye’de güzel insanlarla tanışır, ne zaman elini cebine atsa bizdensin derler, o 66 lirayı harcamak bir türlü nasip olmaz.
Mola verdiği Amman’da ahbapları ile karşılaşır. O zamanlar vize filan yok, pasaport varsa tamam. “Bizim otobüse gel” der, araya bir tabure atarlar. Bisikletini bir Ürdünlüye emanet edip Harameyn’e vasıl olur, hacını eda eder huzurla. Ancak dönüşte otobüsü kaçırır, arkadaşlarını bulamaz. O araba bu araba derken Amman’a kadar gelir, emanetçiden bisikletini alır, Suriye’yi geze geze varır hududa. Nasıl olsa kendi ülkem deyip tellerin altından geçmez bu defa, göğsünü gere gere sokulur kapıya. Ancak usulsüz çıkıştan tutuklanır.
Yakınlarının bir şeyden haberi yoktur, gazeteden okurlar. Yanına gitseler de kurtaramazlar. 27 gün sonra yargılanıp beraat eder, yattıkları kâr kalır yanına.  Hayır kendisi ile röportaj şansımız olmadı, Şubat 1976’da kavuşmuş rahmet-i rahmana.
Şimdi biniyorsun tayyareye; üç saatte Cidde, çık havalimanından, iki saat sonra tavafta...  
Bir de yolunda yorulmak var, müminlerle tanışa, konuşa... Dönmüşsün binlerce fotoğraf, yüzlerce hatıra. Torunlara anlatacak şeyler birikmiş dağarcığında.
Keşkeee!.. Nerdeee!
Ah şu Suriye ile Irak bir sükûna kavuşsa...

 

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619819 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/irfan-ozfatura/619819.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT