BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Nene, bana yalvaracak!"

"Hayalimdeki Nene, nedamet edip 'kardeşim beni korumana al' diyor, yalvarıyordu, durmadan..."
 
Hep bugünleri beklemişti. Fırsat ellerine bir geçmişti, pir geçmişti. Nene’den, köyünden, şehrinden, devletinden veya sevebileceği her şeyinden o kadar nefret ediyordu ki, onları gördüğünde, duyduğunda ya da düşündüğünde bile midesi bulanıyordu. Bu nefretin büyüklüğü, bünyesinde yaptığı tahribat neticesinde koluna, göğsüne çizdirdiği şifreli dövmelerden anlaşılıyordu. Bunlar, intikam alma hissinin, ondaki resim olmuş, maddi göstergesiydi. Biraz olsun rahatlamak için, vücuttan bunu atması lazımdı...
Nefret kusan birisi, aslında çok somurtkan olması lazım gelirken o, hislerini saklamayı bilen, oldukça renkli mizaca sahip ve gayet neşeli biriymiş gibi de insanlarla irtibat kurabiliyordu. Nene ile olan çocukluk arkadaşlığı buna misaldi.
Kusulmuş nefret için yapılacak hiçbir şey yoktu, sadece temizlenebilmesi için "özür dilenecek” tam teslim olacaklardı ya da muhatapları olan Osmanlılar, topyekûn imha edilecekti. Onun dışında başka bir yol yoktu, olsa da o da zaten tanımayacaklardı.
Siperlendiği sütre arkasından kendi kendine; “Bir daha olmaması için, ‘nefret' muhabbete dönmeden ne yapılacaksa o yapılmalı” dedi, kendine kuvvet verdi.
Sabırlı insanların sabrı bittiğinde, görmek istemedikleri tabloyu, yaşamamak için oldukça merhametsiz davranıyorlardı. En sevmediklerine layık gördükleri tek şey, sadece ölümdü. Öldürmek için de isyan etmek elzemdi. İsyan etmeyi hazırlayan, sabır ve sabırla beslenen nefret değil miydi? O zaman nefret, zirveye çıkartılmalıydı.
“Kafamda Nene’yi, yakınlarını, sevdiklerini, daha doğrusu bizden olmayan herkesi öldürüp karşılarına geçerek, zevkle kahkahalar atma fikri vardı, her daim! Hayalimdeki Nene, nedamet edip 'kardeşim beni korumana al' diyor, yalvarıyordu, durmadan. Bunları düşünmek bile nihayetsiz keyiflendiriyordu beni” dedi Zulal.
Bunu mutlaka yapmalıydı. Nene’yi, bir köşeye sıkıştırıp ayaklarına nişan alacak, tereddüt etmeden de tetiğe basacaktı. Böylece koşamayacak, çaresiz ellerini açıp ona doğru uzatacaktı: “Züleyha! Canım komşum! Kız, bana deli diyorlar ama seni görünce akıllandım! Ne olur beni kurtar! Çok altınlarımın olduğunu biliyorsun, hepsini sana verdim! Ananın sütü gibi de helâl ettim” diyecek ne diller dökecekti. Ben de ona diyecektim ki; “Senin erine bir oyun yapmışlar, öyle böyle değil, tam oyun! Haklı olarak, elinde olmadan sinirlenecek ama belli etmeyecekti..." DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
618740 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/618740.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT