BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Belli belirsiz sesler duyunca gayriihtiyari ayağa fırladı!..

Kalbi hızla çarpıyordu Şükriye’nin. O hiçbir zaman anlamayacaktı olup bitenleri...
 
 
Şükriye:
-Öyle deme Bey! Bir düşünsene, bu yaşta başlarında biz olmasaydık, bu biçareler ne yaparlardı?
-Sorma… Nerede okuyamayan, örnek alabileceği hocası olmayan bir genç görsem; hepten bitmiş, tükenmiş, perişan olur; bu insan EBEDİ SAADETİ nasıl kazanacak diye ölür ölür dirilirim…
-Ah ölüm ah!
-Hanım, asıl ölüm bana göre cehalet… Bir mütefekkir şöyle demiş; “Ölüm, hayallerimizi kaybetmekle başlar.” Kim söylemişti bu cümleyi hatırlamıyorum Şükriye.
-Ne yazık ki doğru Bey… Doğru da bence eksik… “Ölüm, hayallerimizi kaybetmekle başlar, kendimizi kaybetmekle neticelenir, nokta, nokta…” dedi, beyine baktı zoraki tebessümle. “Biz kendimizi kaybetmeyelim yeter…” diye de ilave etti.
 
Sadıklar durur sözüne, gayrı görünmez gözüne,
Bu gözlerim dost yüzüne, baka geldi, baka gider.
Arada olmasın naşı, onulmaz bağrımın başı,
Gözlerimin kanlı yaşı, aka geldi, aka gider.
                               ***
            İYİLİK YAPAYIM DERKEN...
Kalbi hızla çarpıyordu Şükriye’nin. O hiçbir zaman anlamayacaktı olup bitenleri. Ali’ye yardım edenin kim olduğunu, niçin tam tanıyıp tanımadığını da soramıyordu kendi kendine… Birbirinden farklı mekânlardan geçişini, zamandan mahrumluğunu, düzensiz uykularını, yaşadıklarının bazen hakikat bazen de bir rüyaymış gibi gelmesini… Bütün ve fasılasız beynini kemiren meselelerin tek bir sebebi vardı, o da; hicran ve fukaralık… Hiç bitmeyecek sandığı gecelerin zamanla ondan kopan parçalarının kalbinde bıraktığı acılarla çatışma hâlindeydi. Hakikatleri inkâr ettikçe kök salmış, isyan edip onu iyice içine çekmiş her ne varsa, büyük bir hızla ona tosluyor, gittikçe de hızlanıyordu. Bu hâlet-i ruhiye hep böyle mi devam edecekti? Nereden gelip içine yerleştiğini aylardır çözemediği; aşılır, çıkılır sandığı bir uykunun, bitmez bir rüyanın belki de bir uyurgezerin sayıklamalarıydı bu olup bitenler. Belli belirsiz sesler duyunca Şükriye gayr-i ihtiyari ayağa fırladı. Yoksa Ali gelmiş kapıda onları mı bekliyordu! O öyle muziplikleri severdi. Anacığını heyecanlandırmak için belki de… Karşısında beyini görünce içini döktü Şükriye:
-Korkuyorum Bey!
-Niçin?
-Ne bileyim çok yalnız hissediyorum kendimi. Günahsız masum sabilerin bir şeyden haberi yok. Sen sağa sola durmadan koşturuyorsun. Rüzgârda savrulan kurumuş gazel gibisin, bir yerde kalır dönemezsen ben ne yaparım?
-Endişelerinde haklısın Şükriye Hanımım. Bak sana ne anlatayım?
-Ne?
-Aa! Ali de geldi. Gel oğlum şöyle, iyi dinle senin hafızan kuvvetli bizim gibi korizan değilsin.
- Baba, sınıfta “korizan” desem bütün talebeler kahkahadan yerlere yatar.
- Ne var ki onda?
- Baba, daha anlamadın mı? Adamlar en ufak bir şive farkını kabullenemiyorlar, ya dillerine doluyorlar, ya da gülerek seni rezil ediyorlar.
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620036 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/620036.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT