BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Sınıfa çok üzgün girdi Ali... Gözleri Yılmaz’ı arıyordu...

Ali: “Öğretmenim, Yılmazlara gittim dün, pazar günü. Annesi pek perişandı..."
 
 
 Neden sonra, nemli gözlerin sahibi, bugün şahit olduklarını tek tek sayıp döküverdi önce anacığına, geç saatlerde, işten geldikten sonra da babasına... O anlatmakla bitiremiyor, onlar da dinlemekten yorulmuyordu. “Yumak açıldı mı? İpin ucunu tutana aşk olsun…” dememişler miydi?   
- Genç bir kadın, başörtüsünün altında bir baş değil sanki dünya kadar büyük bir dert yumağı gizliyordu anacığım. “Sesime cevap verecek bir ses, ruhumu onda seyredeceğim bir yüz yok evladım! Bu insan çölünün ortasında kimsesizim. İlk yumruk beklemediğim bir yerden geldi” dedi, ağladı, beni de ağlattı ve de anlattı, olup bitenleri.
- Çok üzüleceksen anlatma!
- Bir nefes alıp devam edelim anacığım.
- Üzülüyorsun ama!
- Nasıl üzülmeyeyim anacığım! Ne dedi biliyor musun? “Yalnızlık kavururken ruhumu, azıcık yağmur serpiştirdin bu kuraklığıma” dedi, bana duâ etti. Bugün kalpten duâlar aldım anacığım!
- Ali’m!...
Bayrama ne alayım diye,
Bir name geldi bana yârdan?
Dedim, gönül alın hediye;
Hem çocuktan, hem ihtiyardan.
Hem mutsuzdan, hem bahtiyardan.
         ***
Bugün sınıfa çok üzgün girdi Ali. Yan gözlerle hep Yılmaz’ı arıyordu. Acaba anacığı ona bir şeyler bahsetmiş miydi? Her nedense; sınıfta onun sesinden başka ses duyulmazken bugün ortalıkta görünmüyordu… 
Ak ve küçücük avuçlarıyla sımsıkı tutmuştu öğretmeninin verdiği hikâye kitabını... Gözlerine büyük gelen hüzünlerle baktı öğretmeninin gözlerine... Nuri Bey, masasına oturmadan yanına gitti, şaşkınlıkla baktı kederli yüzüne. “Ne olmuştu kendi küçük, yüreği büyük talebesine? Bu saatte, sırasında sessiz durmazdı hiç. Bir şeyler sormak, söylemek için hep kıpır kıpır olurdu. Bir sıkıntısı mı var ne?” diyerek çenesini tutup kaldırdı, yere dönen yüzünü... Çocuğun gözlerinden bir damla yaş, öğretmenin avucuna düştü. Hemen eğildi, sımsıkı sarıldı küçük ‘Rahmet’e… Ak ellerinden tutup saçlarını okşadı. “Otur Ali” dedi, o da yanına sıkışıverdi.
Bütün sınıfın gözleri en arkadaki bu sıradaydı. Yalnız Ali’nin duyacağı bir sesle; “Oğlum neye üzüldün? Çok merak ediyorum, söylemeyecek misin?” dedi... İçini çekerek ağlayan Ali, zorlukla kurdu cümlesini; “Öğretmenim, Yılmazlara gittim dün, pazar günü. Annesi pek perişandı. Babası çok küçükken onları bırakıp gitmiş. Anne, ‘babamız olsaydı bize ne olurdu’ dedi, başından geçen hikâyeyi anlattı. Kitap okumuyorlarmış çocukları, eğer babaları olsaymış benim gibi okurlarmış” dedi, ağladı, beni de ağlattı. Her aklıma gelince gözlerimden gelen yaşlara mâni olamıyorum. Dün çocukları evlerinde görmedim ama onları çok seviyorum... Bugün Yılmaz’a hep iyi davranır mısınız öğretmenim!” deyince tecrübeli Nuri öğretmen, önce ne yapacağını bilemedi, yüreği vücuduna dar geldi.  Sımsıkı sarıldı yeniden Ali’ye, tıpkı annesi gibi...
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621068 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/621068.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT