Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
İran’ın ABD üslerine saldırısı
0:00 0:00
1x
a- | +A

ABD ile İsrail’in İran’a yönelik acımasız ve vahşi askerî operasyonları sürerken, İran’ın saldırılara karşılık olarak bölgedeki ABD askerî varlıklarını hedef alması yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Özellikle Körfez ülkelerinde bulunan Amerikan üslerinin vurulması, bu eylemlerin meşruiyeti açısından yoğun eleştirilere tabi tutuldu. ABD ve topraklarındaki ABD üsleri saldırıya uğrayan bazı bölge ülkeleri bu saldırıları haksız buldu ve savaşın gereksiz yere yayılması olarak gördü. Bölge ülkeleri, Türkiye dâhil, ortak bir açıklamayla, bu saldırıları kınadı ve durdurulmasını istedi. Ne var ki meselenin bu kadar basit olmadığı açık bir gerçek.

Öncelikle şu gerçek göz ardı edilmemelidir: ABD, İran’a komşu bir ülke değil. ABD, Okyanus ötesindeki uzak bir güç olarak, İran’a yönelik askerî operasyonlarını sürdürebilmek için bölgedeki askerî üslerine, donanmasına ve istihbarat altyapısına dayanmakta. İran’ın ABD saldırılarına doğrudan ABD topraklarına saldırarak cevap vermesi imkânsız. Körfez ülkelerinde bulunan üsler ise, yalnızca lojistik merkezler değil; aynı zamanda radar, gözetleme ve operasyon koordinasyonu açısından kritik öneme sahip yapılar. Bu üsler üzerinden elde edilen veriler ve sağlanan destek, hiç kuşku yok ki, İran’a yönelik saldırılara önemli bir katkı vermekte.

Bu çerçeveden bakıldığında, söz konusu üslerin “tarafsız” yapılar olmadığı açık. Aksine, aktif bir çatışmanın parçası olan askerî altyapılar söz konusu. Uluslararası hukukta genel kabul gören ilkelere göre, bir devletin silahlı kuvvetlerine ait ve askerî operasyonlarda kullanılan tesisler meşru askerî hedef olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda İran’ın, kendisine karşı yürütülen askerî operasyonlara destek sağlayan ABD üslerini hedef alması, otomatik olarak hukuk dışı ve haksız bir davranış olarak nitelendirilemez.

Bununla birlikte, bu hususta önemli bir ayrıma dikkat edilmesi gerekir. Meşru askerî hedefler ile sivil hedefler arasındaki çizgi son derece hassastır. İran yalnızca doğrudan askerî faaliyetlere katılan, operasyonlara destek veren ABD üslerini ve buralardaki kişileri ve tesisleri hedef alıyorsa, bu durum uluslararası hukukun tartışmalı ama belirli ölçüde anlaşılabilir bir alanında kalır. Ancak, bu saldırılar, ABD askerî varlığıyla doğrudan ilgisi olmayan sivil altyapıya, enerji tesislerine veya yerel unsurlara yönelirse, o zaman durum açık biçimde farklılaşır ve ciddi hukuki ve ahlaki sorunlar ortaya çıkar...

Bir diğer önemli nokta ise Körfez ülkelerinin konumu... Bu ülkeler kendi topraklarında ABD üslerine ev sahipliği yapmakta. Bu durum, onları, doğrudan olmasa bile, dolaylı biçimde çatışmanın bir parçası hâline getirebilir. Bu yüzden, söz konusu ülkelerin hem egemenlik hakları hem de güvenlikleri açısından hassas bir denge söz konusu. Bu ülkelerin ABD askerî varlığının sağladığı güvenlik ile bu varlığın doğurduğu riskler arasında bir tercih yapmak zorunda kalmaları kaçınılmaz. Nitekim ABD İsrail’in güvenliği için çok şey yaparken üslerinin bulunduğu Körfez ülkelerini aynı derecede önemsemediği de İran saldırılarıyla ortaya çıkmış oldu.

Sonuç olarak, İran’ın Körfez’deki Amerikan üslerini hedef alması tek taraflı bir bakışla değerlendirilemez. Bu üsler, aktif askerî operasyonların bir parçasıysa, uluslararası hukuk açısından meşru hedef sayılabilir. Ancak, bu meşruiyet, sivil hedeflere yönelme veya orantısız güç kullanımı gibi durumlarda hızla ortadan kalkar. Bu nedenle, tartışmanın odağı, İran’ın saldırı hakkı olup olmadığı sorusundan ziyade, bu saldırıların sınırlarının nerede çizileceği olmalıdır. Modern savaşlarda asıl mesele, sadece kimin haklı olduğu değildir, aynı zamanda, savaşın belli kurallara ve sınırlara bağlı olarak yürütülüp yürütülmediğidir.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...